NoveliqaDöngü Dedektifi: Binbir Günün Suçu / Silinmiş Notlar :0%
Log in

Chapter 16

Silinmiş Notlar

Görüntü birden kesildiği anda hücredeki hava bir çıtırtıyla kırıldı; elektrikli bir susturucunun alt soluk sesi kadar ani, çok geçmeden yok olan bir nefes gibiydi.

Ellerim hâlâ modülün hayaletinden titriyordu. Ekranın soğuk ışığı yüzüme yansıdığında iğnenin ucundaki metal parlak bir tehdit gibi kalmıştı avuçlarımda. Genç ajanın sesi, kesintide çarpılmış bir plak gibi tıkanıp kaldı: "Bu... bu—"

Kalbim göğsümde bir makara gibi sıkıştı. İçimde bir yerde, kırık bir saat yayı kadar gerilmiş bir korku vardı; her defasında aynı noktaya geri çekilip bırakılıyordum. Parmaklarımı bile daha iyi hissetmemek için avuçlarımı birbirine bastırdım. Hücrenin sanayi kokusu—yağ, deterjan, çürümeye yüz tutmuş kâğıt—burnuma yapıştı.

Kapı dışarıdan açıldı; anahtarlar zincir zincir çaldı, camlı göz deliğinden koridorun floresan beyazı sızdı. Gardiyan adım adım geldi, ayaklarının ayak tabanında yankılanan lastik sesiyle.

"Çıkış zamanın," dedi, sesi kurumlu, iş bitmiş gibi. "Koridor boş. Duvarda güvenlik kameraları var, merak etmene gerek yok."

Gözlerimi onun yüzünde gezdirdim; arada bir, sivil bir yöneticinin bıkkınlığı vardı. Ne bana baktı ne de ekrana. Belki de o da aynı şeyi görmüştü; belki de milyonlarca göz başka şeylerle meşguldü. Ne fark ederdi? Zaten gördüklerim şimdi burada, avuçlarımın içinde kalmıştı—siyah bir modül, uçta küçük soğuk bir iğne, ve Leyla'nın yüzüne dokunan bir ışık.

Eşyalarımı teslim ettiler. Üzerimdeki tulumun cebinden eski defterimi çıkardım; köşeleri yıpranmış, kapağı bantla yamalanmıştı—döngüyü takip ettiğim tek iz. Birkaç sayfa kenarından çıkmış, kurşun kalemle dolu. Her gece, her tekrarın ardından notlarımı oraya kazıdım—tarihler, olayların küçük sürümleri, gözlemler, Leyla'nın gülüşünün çizgileri bile bazen. O defter benim hafızamdı; kelimelerim onunla hayatta kalıyordu.

Koridorun floresanları altında kapağı açtım; beklenmedik bir soğuk rüzgâr gibi bir şey geçti. Sayfalar… beyazdı.

İlk bakışta bir dalgınlık sanırsınız; gözden kaçabilir. Ama sonra daha süründürücü bir gerçeklik çöktü — sayfalar boştu, tertemiz, mürekkep kokusundan arınmış. Geometrik bir düzende; sanki bir silgi saatlerce bir yüzeyi ovalamış da hiçbir iz kalmamıştı.

Parmak uçlarımı sayfanın kenarında gezdirdim. Kağıtta daha önce yazılmış olan kelimelerin bıraktığı baskılar vardı—indirgenmiş harf gölgeleri. Yüzüme soğuk bir ter indi; parmak uçlarımla kabartıyı takip ettim. "Leyla"nın L'sini, başka bir günün "12:07" sayısını, "modül"ün m harfini hissettim, ama mürekkep yoktu. Sadece kağıdın hafif çukurları.

"Neden boş?" diye sordum, kendi kendime, ama sesim koridorun metal duvarlarında yankılanırken gardiyan bekleyecekmiş gibi ayakta durdu.

"Kontrol ettik," dedi. Söylediği her kelime bir prosedürü işaret ediyordu; birtakım notların kaybı, resmi kayıt, iş bitiminde sil baştan. "Eşyalarını verilerde eşleştirdik. İmzala bu kağıdı."

Kalbim bir tılsım gibi boğazıma sıkıştı. Imzalamadım; bunu imzalayamazdım. İmzam, itirafımdı; imzalamak demek, bir kapıyı aralamak ve gerisiyle yüzleşmek demekti. Defteri daha sıkı tuttum, sanki o an bir yerlerde yıpranmış bir bağ cilalansa da, sayfalar tekrar dolacaktı.

Hava dışarıda yağmur kokusuyla kirlenmişti; İstanbul'un üst katlarında neon ışıklar asılı pırıltılar gibi çürümüş, yağmur caddeleri hasretle çiziyordu. Kapıda bekleyen servis minibüsünün içindeki plastik koltuklara oturduğumda, defteri kucağıma çeker çekmez baktım yeniden. Boştu. Her sayfa.

Minibüsün camından dışarı baktığımda şehir başka bir dil konuşuyordu; reklam panoları zamanla espri yapıyordu, "Döngüden çık, fırsatları yakala" yazıları parlak. ChronoCorp'un kulesi, cam pürüzsüz bir bıçak gibi gökyüzüne saplıydı; üst katlar, yağmurun içinde buharlaşan vitrinler gibiydi. Mira Saat'in şirketi, her yerdeydi; ama onun gölgesi ne oradaydı ne de burada. O, zamanın düzenini koruyan bir mit kadar erişilemezdi.

Bir sokak lambasının altında indim. Yağmur başladı; önceleri hafif, sonra yakıcı bir ceket gibi bastırdı. Defteri açtım tekrar. Belki bir yanılsamaydı; belki ben döngüyle başa çıkmayı bırakıp her şeyi unutmuş bir adamdım. Kalemimi çıkardım, küçük, ucuz bir tükenmez. Bir iki harf karaladım: "L—" ve bekledim.

Mürekkep kurudu, sayfa yine aynı boşluk.

Yazdığım harf, karton bir yüzeyde çizilmiş bir gölge gibi kaldı; parmak uçlarımla yokladım, hâlâ iz yok. Geri çekildim. Kan basıncım bir zil gibi çaldı kulaklarımda. Kalem elimde sırılsıklam, mürekkep devamlı akıyordu ama sayfa hâlâ onun varlığını kabul etmiyordu.

Bir çakıl taşın üzerine yaslandım, yağmur un ufak yüzümü yazıya döküyordu; kapüşonun içindeki ışık, defterin sayfalarına odaklanıyordu. Gözlerimi kısarak sayfaların kenarını taradım; bazı sayfalarda soluk bir şablon vardı—harf baskıları. Hızla çevirdim, bir rüzgâr gibi.

Aralarından biri farklıydı. Diğer sayfaların kabartıları birbirinin kopyası gibi düzenli, sıkışmıştı ama o sayfanın arkası… arka yüzü bambaşkaydı. İşaret parmağımla geriye doğru döndürdüm. Kağıdın arkasında, farklı bir mürekkep dokunuşu vardı—ince, kadın el yazısı, çizgileri yumuşak, bazı harfleri birbirine bağlayan uzun bir kavisle. Bir not… var gibiydi. Nefesimi tuttum.

Leyla'nın el yazısı.

Aklımın içindeki katmanlar hızla üst üste kaydı. Onun yazdığı küçük notları hatırladım: çay siparişleri, eksik ağacı, bir filmden alıntılar. Yazı, onun yazısıydı—harflerin eğikliği, 'y'lerin kuyruğu, 'a'nın yuvarlağı. Tanınmaz mıydı? Büyütmeden bile tanıdım. İnceldiğinde gözüm nemlendi; ellerim titredi.

Tarih miydi? Satırın üstünde küçük bir dizi rakam bırakılmıştı—bir tarih formatı gibi; iki noktadan sonra bir işaret, sonra başka rakamlar. El yazısı bembeyaz sayfadan farklı olarak koyu, canlıydı—mürekkebin rengi griyağı. Neden burada? Neden benim defterimin arkasında, hapishane çıkışından birkaç dakika önce?

Kalbim bir yerlerde durup gitmeye karar verdi. Rakamları tam olarak göremiyordum, çünkü bir çisenti gözlerimi bulanıklaştırmış, mürekkep damlacıklarla birleşmişti. Yaklaştırdım, defteri kucaklayıp siper oldum gölgeye. Parmağımı tarihin üzerinden kaydırdım; mürekkep hafifçe bulaştı ama sayılar hâlâ okunabiliyordu—ve yine de bir şey tutmuyordu içimde. Bir tanıdıklık, derin bir çekim, sanki bir kapı açılıyordu ama anahtar bende değildi.

Çevremdeki sesler uzaklaştı; minibüsün kapısının kapatılışı, birinin kahkaha yerine gebermiş bir dünyevi simülasyon gibi geldi. Yanımdan geçen insanların yüzleri bulanıktı. Leyla'nın el yazısı önümdeydi ve o tarih… o tarih neyi işaret ediyordu?

Bir an için her şey durdu. Defterin kapağını kapatmak istemedim, ama aynı zamanda o mürekkebin beni başka bir yere çektiğini hissettim—bir kapıdan, perdenin arkasından gelen bir ses. Düşüncelerim parçalandı; her tekrar bir odada yankılanıyordu. Kimin elinde bu defterin arkasına not düşülecek kadar bir fırsatı olmuştu? Leyla mı koymuştu? Yoksa biri ona ait gibi yazmıştı, onu taklit ederek?

Cebimdeki küçük saat bipledi; zamanın taş kırıkları gibi. Telefonum yoktu, iletişim kesilmişti, dış dünya bana bir şeffaf perde sunmuştu. ChronoCorp'un haber akışı zihnime sirayet etti: "Zaman manipülasyonunda yeni protokoller", "Döngü düzenlemeleri arttı", "Mira Saat: fedakârlıklar sistemin bir parçası." Onların sesi uzak bir yankıydı. Benim defterimdeki tarih ise yakınımda bir yanardağ gibi kaynıyordu.

Nefesimi tuttum, parmak uçlarımı tarihin üzerindeki yazıya bastım ve okudum. Kelimeler dudaklarımda odaklanmaya başladı, ama anlam daha ziyade bir imge gibiydi; bir kapı aralanıyor, içinde Leyla'nın fotoğrafı, sonra siyah bir modül, sonra bir iğnenin parıltısı. Gözlerimi kapattım; hafızamın içinde o günün kırılgan anları belirdi: deney odası, beyaz ışık, Leyla'nın küçük bir tebessümü ve benim seçtiğim bedel.

Başımın içinde bir uğultu vardı; bu uğultu, aynı günü defalarca yaşamanın sesi gibi. Her defasında bir şey çalıyordum—bir anı, bir yüz, kelimeler. Şimdi defterim de onlardan biriydi.

Arkamda bir ayak sesi duyuldu. Ardımda kimse yoktu, ama yine de dönmek zorunda hissediyordum. Geriye baktım; sokağın kıvrımında bir figür, koyu bir palto ve şapka, yağmurun içinde neredeyse eriyordu. Uzakta, ChronoCorp logosu neon mavi bir çizgi gibi parıldadı.

Defteri kapattım ama parmaklarım hâlâ tarihin kenarında gezindi. Mürekkep ıslakmış gibi parmaklarımı hafifçe buruşturdu; gri bir leke üzerimde kaldı.

"Ne yazıyor?" diye fısıldadım kendi kendime, ama bu, bir sorudan çok bir dua gibi çıktı. Defterin kapağı altında Leyla'nın el yazısı duruyordu; bir tarih, bir işaret—bir adres, belki bir uyarı ya da bir çağrı.

Sokağın karşısında, figür adım adım bana doğru ilerledi; silueti ne dost ne düşman gibi bir karışım sergiliyordu. Sesi rüzgârla birleştiğinde bir isim fısıldadı—"Kayı."

Adımı bilmesi bir tesadüf olamazdı. El yazısı, tarih… ve o figürün bakışı. Bütün şehir bir anda bir ip gibi gerildi; ben ipte asılı kalan bir kukla gibiydim.

Defterin içindeki tarihe tekrar baktım. Parmağımı harfin üstünde gezdirdim ve bu sefer içimde bir şey kıvılcımladı: rakamların şekli, dizilişi, bir ritim. Yutkunduğumda sesim hırıltılıydı. "Bu… Leyla'nın mı?" dedim, ama cevap gelmedi; yalnızca yağmur vardı, neonun ışıkları, uzak bir siren.

Figür adımlarını hızlandırdı. Ben hâlâ tarihe bakıyordum; rakamlar gözümün içine kazınıyor, bir şey söylüyor gibiydi ama sözcükler çıkmıyordu. Defter kapağı altından bir köşe açtım ve tarihin tamamını görmeye çalıştım.

Ve tam o anda, yağmurun içinde, elimdeki kağıdın arkasında yazılı o tarih bana doğrudan söylemeye çalıştı bir şey—ama dudaklarım kapanmıştı. Sadece bir düşünce, bir soru, bir kapı: Leyla'nın el yazısıyla bir tarih mi yazıyor?