Chapter 11
Parmağımı fotoğrafın kenarından kaldırdım. Kağıdın dokusunun bıraktığı ıslak iz, avucumun sıcaklığını birkaç saniye daha tuttu; sonra soğuk laboratuvar havası her şeyi emdi. Oda, klimanın ince uğultusu, uzak koridordan gelen tekinsiz bir damla sesi ve zaman halkalarının hafif titreşimleriyle nefes alıyordu.
Nefesimi saydım. Bir. İki. Üç. Her adımımın ritmi okulda öğrendiğimiz prosedürler kadar kesin, acı kadar tanıdıktı. Fotoğrafın köşesindeki parçamı geri çektim çünkü artık bekleme hakkım yoktu. Beklemek, Leyla'nın gününü ertelemek demekti. Beklemek, o günün yeniden yazılmasına izin vermek demekti.
Dışarıya çıktığımda yağmur hâlâ şehrin metal kaburgalarından aşağı tökezliyordu. Neonlar birer tablo gibi yansıyorlardı kaldırım çukurlarında; her yansıma bir zamanı daha saklıyordu. ChronoCorp kulesi herkesten daha yüksek, sessiz bir dev gibi duruyordu; camında benliğim bükülmüş bir hayalet gibi göz kırptı. İçeriye girmek, geçmişime dokunmak demekti. Geçmişim zaten suçluysa, dokunmak daha çok şey kırabilirdi.
Bakışımı makinaya sabitledim. Çelik işçi giysisi, sürücü kartı kopyası, mekanik eldivenler—hepsi sırasıyla hazırladım. Meslek hastalığım vardı: Her prosedürün birkaç adım sonrasını görür, her hatanın sonuçlarını hissederdim. O yüzden ilk adımı atarken ter hiç durmazdı; avuçlarımın tabanında buz çöken bir damar gibi gerilirdi.
Servis asansöründe kalp atışlarım asansörün titreşimiyle senkronize oldu. Göğsümde küçük bir ağırlık vardı; suçluluk. O ağırlığa her seferinde Leyla'nın yüzünü yakıştırıyordum. Gözlerimi kapattım. Leyla küçücük bir çocukken, ellerini cebine sokup annesinden gizli sakladığı o çizgi romanı çıkarışı geldi aklıma. O zamanlar zaman bizim için çizgi romanlardaki gibi kahramanlardan ibaretti. Şimdi, zaman Leyla'nın bir hapsiydi.
Güvenlik katında kamera gözleri yuvarlanırken ben sıcaktan soğuyan vücut ısımı sahteledim. İçimde hâlâ eski bir refleks vardı; Chrono-Birim formasyonunda öğrendiğimiz “varlık kaydırma” tekniğini az kalsın unutuyordum. Kameralardan birinin gölgesine doğru yürüdüm, gövdemin yanındaki asansör boşluğuna doğru küçük bir geçiş yapıp kimlik okuyucuyu sessiz bir atımda kopyaladım.
“Terminal temiz,” dedi kulağıma taktığım küçük earpiece’den bir kadın sesi. Ceren. Alt şehir ağında bana yardım eden, kodlar içinde yaşayan bir hayalet. Kulağımdaki seste bir şaka kırıntısı vardı; dünyada gülen son kişi gibi.
“Güvenlik rotası A2’de bir devriye var. 40 saniyede dönerler,” dedi Ceren. Sesi iştahımı kabarttı. “Kamera 3-7 arası termal değişim için hassas. Zaman-sensörleri sondaj modunda. İz bırakma riskin artırılmış.”
“Anladım,” dedim. Sesim rasyoneldi ama parmak uçlarım hala fotoğrafın kenarında hissettiğim ıslaklığın anonsu gibiydi.
Asansör kapısı açıldığında beni beyaz, steril bir koridor karşıladı. Her yüzey mat, her köşe simetrik. Zamanın teknolojik düzenine tapılan bir tapınak gibiydi burası. Yürüdüğümde, ayak seslerim camın soğuk zihnine hafif bir darbe veriyordu. Yanımdan geçen bir temizlik otonomu sessizce beni taradı; üzerinde ChronoCorp logosu likean bir saat gibi işlenmişti. Makineler bizi izliyordu ama insanlarınıza özgü bir şey daha vardı: insanların gözlerindeki umudun küçülmesi. Onu da görmüştüm, onlar kadar yorgun gözlerle.
Kapı kapandıktan sonra, ana güvenlik cihazını devre dışı bırakmak için Matris-pensa kullandım. Kısa bir kıvılcım, ekranlarda birkaç saniye mavi ışık; orada değilmişim gibi davranmak. Kutu teknoloji değil, ritüeldir; ritüellerin ise bedeli olur. Öğrendiğim bedel, o gün Leyla'nın gözlerinde saklıydı.
Burası laboratuvarın içi. Her şey çelik ve cam arasına sıkıştırılmıştı; cihazlar bir orkestradaki enstrümanlar gibi sessizce bekliyorlardı. Zamançekirdeği odası kalbine bir kapı vardı—hala “Zaman-Hanat” tabelası asılıydı, klasik metal harflerle. Benim için orası gerçek bir tapınaktı.
Kapıyı açarken bir refleks çalıştı: sol elimi fotoğrafa götürdüm. Parmağımın altında hâlâ ogi, o ıslaklık. Hissediyordum ki fotoğrafta bir parça ben hâlâ kalmıştı. Kapatmak istedim gözümü; yapmak istediğim şey bu değildi. Kardeşim. Tekrar ve tekrar kaybolan kardeşim.
Oda içeri çekti beni. Zamançekirdeği odasının ortasında küçük bir platform vardı; üzerinde birkaç modül yatıyordu—metal, siyah kristal yüzeyiyle. Hepsi hafifçe titreşiyordu, atomik bir ter gibi. O modüllerden biri vardı ki, diğerlerinden daha sessiz, daha koyu bir ışık yayıyordu. M-11 yazıyordu, küçük bir etiket üstünde. İşte aradığım parçaydı.
Yaklaştıkça hava değişti; metalik bir tat dilime yayıldı, ozon ve devre kartlarının yanık kokusu birlikte dans ediyordu. Modülün etrafında bir zaman alanı vardı; uçuşan toz parçaları sanki yavaşlatılmış gibi. Parmak uçlarımın ucunda soğuk bir enerji titreşmeye başladı. Çevre sensörleri beni değerlendirdi; ben ise defalarca eğitimimde öğrendiğim ritimler kadar tanıdık bir prosedürle ilerledim.
Eldivenlerimi çıkardım. Bir operator için çıplak dokunuş kutsal bir suçtu, ama bazı sınavlarda suç okutulmamıştı. Parmak uçlarımla modülün yüzeyine değdirirken kılcal damarlarım buz gibi gerildi. Gözlerim daraldı; modülün yüzeyine mikroskopla bakalım dedim kendime içten içe, ama o an tüm dikkatimi bir tek şey aldı: kaydı, anotlanmış bir mikrosaat.
Ellerim titredi. Bileğimdeki chrono-suppressorun ışığı yeşildeydi ama bu yetmezdi. Modülü dikkatlice kavradım. Kütlesi beklediğimden ağırdı. İçimden bir ses “Bırak” dedi. Başımın içinde Leyla'nın sesi belirdi; “Ağabey,” dedi çocuk ağzıyla. O kelime bir bomba gibi patlayıp yerleştim. Tutup kaçmaktır gereken.
Ceren, kulaklıkta tıklandı; “M-11 konum tespit edildi. 12 saniyede devriye. Hemen çık.” Sesi sertti ama altındaki endişe sıcak ve gerçekti.
“Hazırım,” dedim ve modülü koluma yakın tutup hızla geri döndüm. Platform altındaki kilit sistemi bipledi; metal kapak hafifçe kapanma hareketi yaptı. O an odanın içindeki ışıklar bir saniyeliğine sönüp tekrar açıldı—gözümü arada bir kapatmak için yeterliydi.
Koridor boyunca koşarken ayak tabanlarım zemine ağır bir ritim bıraktı. Nabzım kulaklarımda çınlıyordu. Kapı kapısına yaklaşırken sürekten bir tıklama; devriyenin ayak sesleri—metalik botlar—uzaktan yankılandı. Bir ışık gösterdi koridoru; güvende olmamın bir anı sanki.
Köşeyi dönerken bir güvenlik drone'u ile karşılaştım. Küçük, yuvarlak, gözleri kırmızı birer nokta. Gözlerimle dronun teknik zayıf noktasını kestirdim—yan tarafındaki sensör kapağı zedelenmişti. Bir hamleyle modülü daha sıkı tuttum, elle bir çengel çıkardım ve dronun sensörünü geçici olarak kapattım. Kapağın içindeki sıcaklığın elimde aktarılması, drone'un içinde bir alarm zinciri başlatmadı. Kaçtım.
Asansöre vardığımda modülü göğsüme bastırdım. Hissettiğim şey metalin soğukluğundan çok daha fazlasıydı; sanki içinde bir anı yoğunluğu, bir ağırlık çekirdeği vardı. Nefesim düzensizdi. Saat yüzümdeki dijital camın küçük bir paneline baktım; orada, modülün yüzeyine bıraktığım somut bir iz bekliyordu—o izi görmek istedim. Benim parmak izimle bu modülü bağlamak istiyorlardı; ancak ben kimliklerimizin en değerli ilkesini biliyordum: kanıtlar hep iz bırakır, izler manipüle edilebilir.
Asansör camından dışarı baktım; şehir, sanki yavaşlatılmış bir film gibi yanıp sönüyordu. Her ışık bir günün daha tekrarlandığını fısıldıyordu. Bir anlığına, Leyla'nın son hatırladığı günü düşündüm—yüzündeki şaşkınlık, ardından beliren karanlık. O gün gözlerimin içine işledi. O yük omuzlarımdaydı.
Ellerim terledi. Modülü daha dikkatli inceledim; dış yüzeyi pürüzsüz, parlak, fakat bir tarafında bir şey dikkatimi çekti. Beklentim, mikroskobik parmak izleri görmekti—her operatörün kaçınılmaz işareti: ben bu cihazı aldım, ben dokundum, suç kaydı. Parmak izlerimin bir dosyada açılmasını bekledim. Beklentim hazırlandı; ama gerçek farklıydı.
Modülün siyah parlaklığı üzerindeki o yer, elimi alırken bıraktığım ısıdan dolayı hafifçe değişmişti. Işığa tuttuğumda, yüzey sanki bir ayna gibi yansıttı parmaklarımı. Net bir iz bulamadım. Bir an için rahatladım—bırakılacak delil yoktu. Ardından gözlerim odaklandı. İz olması gereken yerde, yüzeyin içinde ince bir yazı, bir tarih yanıyordu. Harfler değil; rakamlar. Küçük, hassas bir lazerle yazılmış gibi.
Zamanın ağır bir damlası boğazımı kuruttu. Rakamlara bakarken ellerim kendi kendine titremeye başladı. Gözlerim o sayıları okurken, geçmiş ve gelecek arasında ince bir çizgi gibi yürüdüm.
“04.11.2095,” dedim neredeyse kendime. Kelimeler boğuk, adımdan daha ağırdı. O tarih, elimde tuttuğum modülde yanıp sönen bir damla gibiydi. Neden oradaydı? Neden benim parmak izim değil de bu tarih? O tarih ne anlama geliyordu?
Ceren kulağımda sus pus oldu. Uzun bir sessizlik sonra, “Eren… o… o tarih nasıl—”
“Bilmiyorum,” fısıldadım. Parmak uçlarım modülün kenarını yokladı; yazı yüzeye kazınmıştı, basit bir etiket değil, yüksek mühendislik ürünü bir sentencia. Modül sanki bana bakıyordu: bir şeyi bekleyen bir kapı.
Kalbim daha hızlı çarpmaya başladı. O rakamlar bir kehanet miydi? Bir mühür mü? Yoksa bir uyarı mı? Mira Saat’in yüzü bir an için gözümün önünden geçti—soğuk, hesaplayıcı. Mira'nun döngüleri koruma motivasyonu, fedakârlıkları rasyonelleştirmesi... O tarih Mira'nın ideolojisine bir not olabilir miydi? Ya da—daha derin bir korku—o tarih benim kendi hayatımın bir noktasına işaret ediyor muydu?
Geri çekilmeye başladım. Her adım, her nefes, modülün üzerindeki tarihle ağırlaştı. Kapı açılınca ışığın yoğunluğundan bir şey fark ettim: koridorda bir şekil beliriyordu. Uzun bir gölge, ağır bir adımla yaklaşan. Drone sesi değil; insan adımı.
Ceren öfkeyle fısıldadı, “Hemen çık!” Ama ben zaten çıkışın eşiğindeydim. İçimde, fotoğraftaki o köşe, avuç içimdeki sıcaklık, Leyla'nın tekrarlayan resmi ve şimdi modülün üzerinde bir tarih vardı—hepsi birbirine çarpıp bir yankı oluşturdu.
Ellerim terliyordu. Modülü sıkıca tuttum. Gözüm tarihe tekrar kaçtı. Rakamlar sabitlenmiş gibi bakıp bana gülümsüyorlardı. Bir anlam veremiyordum ama biliyordum: o tarih benim cevabımı bekliyordu.
Koridorun sonunda bir ışık parladı; biri geliyor. Adımlar hızlandı. Nabzım kulaklarımda bir davul gibi atıyor. Kulağıma kendi nefesim çarparken, ağırlık omuzlarıma çöktü.
Ve modülün üzerinde benim parmak izlerim değil de bir tarih var mı?