Chapter 10
Ve benim elim, Leyla'nın…
Ekranın boşluğunda kendi avuç izimi gördüm; parmak uçlarımın damarlı silueti Leyla'nın soluk yüzünü kesiyordu. Bir saniye daha o halde kaldı — iki yabancı el, aynı tenin üzerinde, biri diğerinin hatını bulanıklaştırıyordu.
Nefesim boğazımda kesildi. Parmağımın titremesi düğmenin kenarına vurdu; düğme daha fazla ışık verdi, sonra söndü. O boşluk, o kıvılcım, gözlerimi kapatıp açtığımda hâlâ oradaydı; ekrandaki pikseller küçük bir çığlık gibi çölleşmişti.
Ağırlık bir taş gibi göğsümde. Kalbimde eski bir zil sesi, laboratuvarın derinlerinden gelen bir tıkırtı. O tıkırtı, beni çekiyordu; çağırıyordu — Kırık Laboratuvar.
Ayağa kalktım. Ellerim hâlâ parmak izleriyle ıslaktı. Cebimdeki küçük cihaz, ekranın sol alt köşesinde yavaşça yanıp sönüyordu; kaydettiğim son iz: "Lab-47 — Stok/Özel". Zerre tereddüt etmedim. Tereddüt, Leyla'nın sabahları tekrar tekrar ölüşünü izlemekle yaşanacak bir lüks değildi.
Sokaklar camdan böğürtlen gibi yağmurla parçalanıyordu. 2093 İstanbul—neon levhalar düşük sesle ağlıyordu. ChronoCorp’un kuleleri arka planda duruyordu, camları arkaik bir soğukla bezenmiş, üzerlerinde şirketin logosu çarpık bir diş gibi parıldıyordu.
Metro tünelinin ağzında bir çocuk, eski bir analog saat çantasını açıp içinden çıkan dişli ve vida yığınını yere saçmıştı; küçük elleriyle bunları yağmurun ritmine göre diziyordu. Yanından geçerken çocuk bana baktı. Gözlerinin içinde zamanın ağırlığı vardı, çok küçük bir ağırlık; sanki doğuştan bir yük.
"Kardeşin de mi burada?" diye sordu çocuk.
Başımı salladım. Konuşacak sesim yoktu. Sokağın metalik havası, havalandırma ızgaralarından yükselen elektrik kokusu göğsümü yaktı.
Lab-47, şehrin eski endüstri bölgesinde gölgelenmiş bir iskelet gibi duruyordu. ChronoCorp'un bir zamanlar gururla sergilediği "Zaman Yönetimi" tabelası yarı yanmış, harfleri aşağıya doğru sarkıyordu. Kapı paslanmış, kilit mekanizmaları çatlamıştı. Göğsümün altındaki düğüm sıkıştı; bu kapıdan içeri girmek, geçmişe doğru bir çukur kazmak gibiydi.
Kart okuyucunun önünde durdum. Parmağımın içinde hatırladığım bir ısı vardı—eski görev kartımın izleri: Chrono-Birim. Kartı çıkardım. Hâlâ bir parça kimliğim vardı; ChronoCorp'un iç ağında iz bırakmış bir parmak izi gibi. Kartı kenarda tutarken, bir anlığına kendimi suçlu bir evin kapısında bekler gibi hissettim.
Kilidi açtım.
Kapı ağır bir uğultuyla açıldı; içeriden soğuk, kuru hava çıktı. Toz, lambaların titrek fotosunu sahneye sürüyordu; her bir toz tanesi, zamanın yinelediği bir günün kırıntısı gibiydi. İçerisi sessiz değildi — sessizlik başka bir sesle konuşuyordu: mekanik hatıralarla dolu bir hırıltı, aralıklı elektronik bir soluklanma.
İlk laboratuvar bankının üzerine eğildim. Cam tüpler kırılmış, içerilerinde kuru kristaller. Bir cihazın ekranında bir saniyelik bir döngü takılı kalmıştı; görüntü, her 0.3 saniyede bir aynı hastalıklı hareketi tekrarlıyordu — bir pipetin hafifçe titremesi, damlanın göçüşü. O an, tam orada, pipetin ucunda küçük bir et parçacığı asılı kaldı; zaman onları ayırt edemiyordu.
Yürüyorum, ayak seslerim birikiyordu. Ayak tabanlarımın altındaki metal zemin, rüzgârın üstünden süzülen yağmur gibi çınladı. Duvarlarda kurşun kalemle yazılmış notlar vardı. "Gün 101: Subjektif hafıza negatifleşti." "Empati hattı kapalı." Harfler titrek, panik içinde yazılmış.
Bir terminalin önünde durdum. Monitör tamamen kararmıştı ama bir kenarda kırık bir kablo titreşiyordu — sanki içinden hâlâ bir düşük güç akımı geçiyordu. Kablosu sökülen terminalin yanında yapışkan bir etiket: "PERSONAL — SUBJECT: LEYLA K." Adını görmek, göğsümde bir hançerin dönmesine benziyordu.
Ellerim titredi; cihazı tekrar çalıştırmak için nefesimi tuttum. Palmimden çıkan ısı, tozlu kısımlara sinek gibi yayıldı. Terminal eski bir kayıt oynatıcısına bağlandı. Ekranda küçük bir simge belirdi: PLAY.
Ses ilk çıktığında, odada birinin konuştuğunu sandım. Ama ses, robotik bir sakinlikle, ChronoCorp'un deney kayıt asistanı "KAR"a aitti. Tahammül etmem zor oldu; KAR, Mira'nın üslubunu kopyalayacak kadar akıllıydı — soğuk, kesin, merhametten yoksun.
"Kayıt 47/112: Subjekt: 'Leyla K.' — Başlatıldı," dedi sistem. Sesi, labda asılı tozun arasından geçerek bana çarptı. O kelimede bir şey kıpırdadı; 'Leyla'.
Ekran titredi. Bir görüntü belirdi: Leyla'nın bir anlık gölgesi, laboratuvarın başka bir odasında bir duvara yaslanmış. Görüntü kaçtı, bozuldu — defalarca. Her tekrarında Leyla'nın yüzü biraz daha soldu, biraz daha pikseller arasında kayboldu. Sanki sistem hata yapar gibi, her döngü onu parçalıyordu.
"Bu kayıt, güvenlik protokolüyle şifrelenmiştir," dedi KAR. "Yetki: Chrono-Operatör. Lütfen kimlik doğrulayın."
Kartı tekrar uzattım. Terminalin okuyucu gözü, parmak izimi tanıdı; ekran beyaz bir ışıkla parladı. Sistem açıldı. Bir dizi dosya, başlıklar: "Deney 11 — Hafıza Fragmanları", "Çalışma Günlüğü — Kayıplar", "Özel: Kişisel Eşya Deposu". "Özel"in yanında kırmızı bir üçgen vardı.
"Bu 'Özel' kutusu... hangi kişiye ait?" diye sordum sessizce. Cevap, geçmişimin bir yankısı gibi geldi.
Terminal ekranında bir harita çıktı. Labın derinliklerinde, küçük bir oda işaretlenmişti: "Depo-14 — Kişisel". Kapının fotoğrafı kare şeklinde gösteriliyordu; yüzeyde bir çizik, çizikte bıçak izi.
Depo-14'e giderken etrafımdaki hava değişti. Zaman burada farklı akıyordu; saatler gibi değil, ağır bir geminin kıç suyu gibi. Her adımda bir anı bastırılıyor gibiydi. Başımda eski bir zil, doğrudan kulak zarımı titretiyordu — deneyin ilk günlerinde kullanılan bir alarm. O sesi hatırlamak istemezdim ama bedenim biliyordu; reflekslerim, o sesi tanıdığında daha hızlı çarpıyordu.
Kapı paslıydı. Kilit mekanizması kırık ama frenliydi. İçeri sızan ışık, depo polietilen paketin kenarlarında dans ediyordu. Kutular dizilmişti, etiketleri silinmiş. Bazı kutuların üstünde fotoğraf bantları, birinin el yazısıyla "PERSONAL ITEMS" yazıyordu. Başımı eğdim; küçük bir torba, toka, birkaç metal anahtar, bir çocuk oyuncağı, ve... bir zarfa yapışık birkaç fotoğraf köşesi.
Ellerim eldivenliydi ama içimde bir çıplaklık vardı; eldiven bile, parmaklarımın hassasiyetini azaltmıyordu. Zarfa dokundum. Yapışkan bant, yılların biriktirdiği tozla kaplıydı. Zarfa bakmadan önce, sol yanağımda bir şeyin titrediğini hissettim — aklım geri çekilmeye çalışıyor; bu, gömülü bir korkunun patikasıydı. Ama önümde Leyla vardı. Bir adım geri atamazdım.
Zarfı açtım.
İçinden fotoğraflar döküldü; birbirinden farklı anların kesitleri. ChronoCorp çalışanlarının gülümseyen yüzleri, laboratuvar partilerinin boğuk sevinçleri, notlar — "Başarılı deneme!" "Gün 23 — beklenen hata düzeldi." Defalarca baktığım, yüzümde bir çizgi daha oluşturan bir kare varlığını dayatıyordu.
Fotoğraflar arasında bir köşe parçası vardı. Küçük; yıpranmış. Köşesi yırtılmış, kenarı suyla yumuşamış gibi şeklini kaybetmiş. Üzerindeki görüntü ise... bir yüzdekinden sadece bir parça: bir çene çizgisi, koyu bir saç teline kaçan bir boya, tek bir ben.
Kalbim duracakmış gibi oldu. Parmağım, eldivenin ince kumaşını hissederek fotoğraf köşesini kaldırdı. Köşede, Leyla'nın sol yanağındaki o küçük ben belirmişti — gözle görülür, koyu ve çarpıcı.
Gözümün önündeki dünya kırıldı; anlık bir metal tadı ağzıma doldu. Bir şey bağırdı; adımı, suçumun adı yazılı gibiydi. Elimi daha da yaklaştırdım. Parmağım fotoğrafın kenarına değdi; fotoğrafın yapıştığı bir tahta panelin yüzeyinden kaçan bir sıcaklık yayıldı. Nefesimi tuttum.
"Bu—" dedim kendi kendime, ama sesim odada boğuluyordu.
Köşeyi hafifçe kaldırdım. Fotoğrafın arkasında mürekkeple çizilmiş bir not vardı; birkaç harf ayakta kalmıştı: "LY—" Ardından silikleşen bir tarihin izleri. Tarihler, deneyler, geceler... Hepsi birbirine dolanmıştı.
Parmağım fotoğrafın kenarından kaydı. Yavaşça, çok yavaşça, fotoğrafın geri kalanını ortaya çıkarmak için bir hareket daha yapacağım. İçimde buzlu bir korku ve ağırlıksız bir umut aynı anda yükseliyordu.
Tam o anda, depo kapısının diğer tarafından bir ses geldi — bir metal kapağın sürtünmesi, çok uzak ama aynı anda çok yakın. Bir gürültü, ayak sesleri değil; daha çok, zamanın üstüne bir parmak sürtmesi gibiydi. O an, bütün laboratuvar bir nefes aldı.
Elim fotoğrafın tam kenarındaydı. Parmağım fotoğrafı kaldıracağı anda, bir anlığına her şey keskin bir sessizliğe büründü. Kalbimin atışı, kulaklarımda davul gibi çaldı. Her şeyin ağırlığı, ellerimde, fotoğrafın ince kağıdında toplanmıştı.
Fotoğrafın diğer yarısı kurşuni bir gölge altında bekliyordu. Yüzünün tamamı mıydı? Leyla mıydı? Yoksa bir pişmanlığın başka bir gölgesi mi?
Parmağımı ilerlettim. Fotoğrafın geri kalanını ortaya çıkaracak döngüye başladım.
Depo kapısının arkasından gelen ses... tekrarlandı. Bu sefer daha netti; bir şey daha hızlı hareket ediyordu. Kalbim bir düğmeye bastı; refleksle bir adım geri çekildim.
Fotoğrafın geri kalanını kaldırmama sadece bir parmak aralığı kalmıştı. O parmak aralığında, hem umut hem korkunun topunu tutuyordum. Gözlerimi kapattım bir saniye — geçmişin, suçun, Leyla'nın yüzü; hepsi aynı anda üzerime çöktü.
Ve o anda, bir şimşeğin izi gibi, depo kapısının altından titrek bir ışık sızdı. Işığın içinde, bir kart parçası kaydı; üstünde Mira'nın küçük, soğuk yazısı vardı: "Kayıp parçalar hatırlatır. Dikkatli ol."
Parmağımı fotoğrafın kenarından hiç çekmedim. Hala oradaydı; soğuk, narin, kırılgan. Bir soluk daha aldım ve fotoğrafın tamamını ortaya çıkarmaya karar verdim.
Tam mı? Yoksa sadece bir köşenin oyunuydu? Parmağımı kaldırdım — köşe hâlâ altında.
Ve fotoğrafın geri kalanı, hâlâ yarı gölgede, benim elimi bekliyordu.