NoveliqaDiken Üstündeki Aşk / İlk Kıvılcım :0%
Log in

Chapter 3

İlk Kıvılcım

Telefon ekranındaki mesaj, Selin’in göğsünde öyle bir ağırlık bıraktı ki, nefes almakta zorlandı. “Sır açığa çıktı.” üç kelime—simplicity... ama içinde patlayan bir bomba gibiydi. Parmakları titriyordu, gözleri kararmaya başladı. Ellerini sıkmak istedi ama tırnakları etine battı, küçük acı tetikleyici gibi beynini ayıltıyordu.

Oda buz kesmişti aniden.

Bir nefes, sonra diğerine geçişi ağır ve zor.

Kalbi öyle hızlı atıyordu ki, kulaklarında kendi ritmini duyuyordu. Ama bu ritim korkudan değil, öfke ile karışık bir kararlılıktı. Gözlerini kaldırıp karanlığa baktığında, Deniz’in soğuk ve meydan okur bakışlarıyla karşılaşacağını hissediyordu. O bakış, yılların acısı ve kiniyla doluydu—hiçbir şey söylemese bile kendini ilan etmeye yetecek kadar keskin.

Selin, kalktı. Adımları yavaş, ama emin. “Nereden biliyorsun?” diye mırıldandı kendi kendine. Keskin bir yutkunma ve ardından kapıdan gelen hafif bir gıcırdama kulaklarını doldurdu. Kalbi bir kere daha sıçradı. Dışarıdan biri mi vardı?

Koridorun derinliklerinden sessiz adımlar duyuldu. Selin perdeye yaklaştı, karanlık dışarıdan sızıyordu ve o an, gözlerinin içine bir çift donuk, sinsi göz çarptı. Her şey dondu.

“Deniz,” dedi soğuk bir ses, kapının hemen dışında.

“Selin,” dedi o, nefesini bir an bile kaybetmeden, sanki her kelimesi ona meydan okuyormuş gibi. “Seni bekliyordum.”

Kapı aralandı, karanlık bir figür odaya sessizce girdi ve kapıyı yavaşça kapattı. Kendisini tamamen ortaya koymadan önce üstüne çöken bu giderek yükselen gerilim, ikisini de kilitledi.

Selin’in dudaklarından dökülen ilk cümle, bir tokat gibiydi:

“Bu oyunun kurallarını sen koymuyorsun, Deniz!”

Deniz’in o soğuk gülümsemesi, çehresinde beliren o alaycı çizgilerle birlikte, ortamın havasını kararttı:

“Kuralları ben yazıyorum. Sen sadece oynayansın.”

İki genç, İstanbul’un elit sosyetesinin o karanlık köşesinde, kelimelerle kurulan savaşta birbirlerine meydan okuyorlardı. Her biri karşı tarafın zayıf noktalarını yoklamak için sabırsızlanıyordu. Yüzlerinde donuk gerginlik, gözlerinde binlerce anı, bir yanda kin, diğer yanda inat.

Selin, Deniz’in gözlerinin içine baktı, sessizce ve derinlemesine onu tarttı. “Beni yanlış anlıyorsun. Ben ailesimin adını temize çıkaracağım. Senin gibi düşmek yok. Artık yeter.”

Deniz omuzlarını hafifçe silkerek yaklaştı. “Temizlemek mi? Seni temize çıkaracağım dedikçe daha da batıyorsun. Sırlarını birer birer ortaya dökeceğim, Selin. Elinde ne varsa herkesin önüne sereceğim.”

Selin öfkesini kontrol etmekte zorlanıyordu ama buna izin vermedi. Daha sert bir tonda:

“Ama önce kendinle yüzleşiyorsun, Deniz. Çünkü sen de bir sırlar yumağısın. İntikam ateşiyle yanarken bile, o karanlık geçmişinden kaçamayacaksın.”

Deniz’in kaşları çatıldı, ardından sesi ayaz gibi soğuk düştü:

“Bahsettiğin sırlar... Onlar gelip de seni yakalayacak. Yanındayken dikkat et, kurtulduğunu sanma.”

Ellerini sıkıp geriye çekilen Selin, saçlarının arasında derin bir nefes aldı. “Benim korkacak bir yanım yok.”

“Şimdilik,” dedi Deniz fısıldar gibi ama tehdit dolu. “Şimdilik.”

Sessizlik çöktü, kapının arkasındaki dünya unutulmuş gibiydi. Sonra Deniz, hiç beklenmedik bir adım attı, odanın kapısını aniden açtı ve Selin’in karşısında durdu, yaklaştı... kaderin diken üstünde sonunda ilk kıvılcımı yakıyor gibiydi.

Bir an için göz göze geldiler, aralarında yanıp sönen bu sessiz savaş, şimdi fiziksel bir mesafeye dönüşmüştü.

“Peşindeyim, Selin,” dedi Deniz’in sesi artık daha kararlı, aşağılayıcı değil. “Nerede gidersen git, seni bulacağım.”

Selin geri çekildi, kalbi yavaşlamadı bile. Sesinde çıkan küçük titreme dışında yılmış değildi:

“Deniz Aslan. Bunu ben değil, hayatımızdaki sırlar bitirecek.”

Ve tam o anda kapı kapandı, perde arkasında kalan karanlıkta ise bir planın çok daha tehlikeli aşamasının başlamak üzere olduğu hissediliyordu.

---

Dışarıda, İstanbul’un ıslak kaldırımları altında yankılanan adımlar yavaş yavaş uzaklaştı. Ama Deniz’in kararlı bakışı ve peşinden sürüklediği gölge, Selin’in dünyasında yeni bir fırtına demekti.

Ve o fırtına, artık durdurulamazdı.