Chapter 2
Telefon titrediğinde Selin’in elinde tuttuğu hafif titreme, sanki içinde bir volkanın püskürmek üzere olduğunu haber veriyordu. Mesajdaki kelimeler, soğuk bir bıçak gibi kalbine saplanmıştı: "Selin Yıldırım’ın sırları, beklediğinden daha derin. Planımız hazır."
O an, gecenin sessizliği adeta parçalanmış, karanlık boyunca sinsice yayılan bir fısıltı gibi kulaklarına çalınmıştı. Parmaklarının ucunda yükselen soğuk, nefesini kesti; kalbi hızlı hızlı atarken, nefesi kısa, kesik kesikti.
Selin arkasına döndü; loş odanın köşesinde, derin gölgeler saklanıyordu. Her daim yanında taşıdığı ağır yük bir anlığına daha da ağırlaştı. O sır, sadece ailesini değil; onu bizzat varoluşundan sarsacak, hayatını paramparça edecek bir yanardı.
“Plan hazır...” kelimeleri zihninde yankılandı. Kimin planı? Deniz Aslan’ın mı? Yoksa arkasındaki karanlık çemberin mi?
*
Pencerenin dışından gelen ıslak rüzgâr, geceyi yırtan İstanbul’un sesleriyle birleşiyor; arada bir sirenler, bir motorun hızlı geçişi… Selin gözlerini yavaşça kapadı, ruhundaki fırtınayı kontrol altına almaya çalıştı.
Parmağı ekran üzerinde kayarken, ekran karardı. Sinyal yok. Delirmiş gibi telefonu birkaç kez açıp kapadı, yere bıraktı. Ellerini yüzüne götürdü.
“Bir hata yapıyorum... Öyle olmalı.”
Ama içinde, daha fazla saklayamayacağı bir hakikat büyüyordu. Deniz’in tehditlerini biliyordu. Ailesinin geçmişe gömdüğü sırların üzerindeki toz kalkmaya başlamıştı.
---
Sabahın ilk ışıkları kamarayı sarkarken, Selin’in telefonu bir kez daha titredi. Bu seferki mesaj farklıydı. Kısa, keskin:
"Yalnız değilsin... Gölgeler hareket ediyor."
Nefesini tutarak kaydırdı mesajı. Arka planda hafifçe çalan klasik müzik sesi bir anlık huzurla karışırken, davranışları bambaşka bir karmaşaya sürüklüyordu. Selin yüzünü buruşturdu, kalbindeki gafleti bastırmaya çalıştı.
O anda kapı çaldı. İncecik bir sesle, zarif ama keskin:
“Güvendiğin kim?”
---
Selin kapıyı açarken arkasına bakmadı bile. O an karşısında beliriveren yüz, yıllardır pusuda bekleyen bir yılan gibi sızdı içine:
Deniz Aslan.
Ona bakarken içinde yükselen karmaiteli hisler, kelimelere ve kontrole meydan okuyordu.
“Selin...” diye başladı Deniz, sesi sert ve gevşek aynı anda. “Biliyorum. Her şeyi. Ailenin karanlık sırrını. Ve planımız... şimdi başlıyor.”
Selin dudaklarını kıstı. “Sen kimsin ki? Ailemle oynamaya çalışıyorsun ama bilmiyorsun... neyle karşı karşıya olduğunu.”
Deniz’de kaybolan bir tehdit vardı, ama gözlerinde sanki konuşmaya korktuğu bir şey belirmişti. “Senin sırrın... sadece senin değil. O, benim hayatımı da yıkıyor. Biliyorum... lanetin başlangıcı olabilir.”
Aralarındaki sessizlik, İstanbul’un kalbinde yükselen geceyle dolup taştı.
Bir adım geriye çekilen Selin, nefesini tuttu. Gözlerine yansıyan karanlıkta, kelimesiz bir meydan okuma vardı.
“Lanet...?”
Deniz’in gözleri bir an donar gibi oldu. Sonra, sessizliği bozdu.
“Seni öldürebilir.”
Ve kapı aniden çarpılarak kapandı.
---
Selin, kapının arkasında kalan boşluğa baktı; nefesi kesilmiş, vücudu buz kesmişti. Dalgınlıkla yere oturdu.
O sır, sadece ailesinin değil... kendi hayatının da ipinde salınan bir tehlikeydi. Deniz’in sözlerinin ağırlığı omuzlarına çökmüştü.
Ve en kötüsü, içinde büyüyen bu gizemli lanetin başlangıcı olabilir miydi?
Gölgeler arasındaki oyun şimdiye kadar hiç olmadığı kadar net bir şekilde ortaya çıkmaya başlamıştı.
Peki Selin, bu karanlıkta hayatta kalabilecek miydi? Yoksa sırlar gölgeleri yutacaktı?
---
Diken üstünde yürüyordu. Kalbinde hem ateş, hem buz. Her adımı bir sınav.
Ve o an, kapıdan gelen arkaik bir ses, gecenin soğuk sessizliğini delip geçti.
Telefon, tekrardan titredi.
Yeni bir mesaj.
Bir isim.
Ve sadece üç kelime:
“Sır açığa çıktı.”
---
Gölgelerin altında… her şey değişiyordu.