Chapter 16
Neon ışıkların aniden söndüğü o karanlık anda, Eren’in kalbi göğsünde bir buz baltası gibi çatladı. Soluk soluğa kalmıştı. Gözleri karanlığın içinde kaybolmuş yüzlerin, unutulmuş hatıraların arasında gezinirken, bir yandan da nefesini toplamaya çalışıyordu.
Kendini tuhaf bir çekim alanının içinde hissediyordu; bedeninden ayrılmış ama içinde kalmaya devam eden bir bilincin sürükleyişi vardı. Başının içinde zihinsel bir fırtına patlıyordu.
Ve sonra… sessizlikten sızan ince bir elektronik vızıltı duydu.
Çip.
Kalbin atışıyla senkronize olan ritmik bir sinyal. Hafıza kapıları aralanıyordu.
Eren, yere yığılmış gibi hissettiği vücudunu toparlamaya çalıştı. Karanlık odadan soğuk bir hava hücum etti yüzüne. Titreyen parmaklarıyla yavaşça gözlerini kırptı. Gözlerinin önünde buhranlı bir sahne akmaya başladı, neon ışıklar tekrar yanmadan çok önce yaşanmış, soluk bir çocukluk anısı...
Küçük bir park. Gri betonun arasından sıyrılan üç beş yeşillik. Arkada çürüyen eski oyun alanı. Soğuk, ama içinde gülümseyen minik bir çocuk… O çocuk vardı artık anılarında. Küçük Eren. Yumuşak teni, kirli elleri, kısık sesle gülümseyen bir çocuğun yansıması.
Eren, titreyen dudaklarını fark etti. Göz yaşları yanaklarına dizilmişti, belli ki yıllar sonra ilk defa erişebildiği o kayıp duyguların aleviyle yanıyordu.
"Kim bırakır bu kadar net ve korunaklı belleği? Neden?"
Kendi sesini duydu, ama bedeninden gibiydi cılızca çıkan bu fısıltı.
Çocuk sesi, hafifçe yankılandı. Şaşkın ama korkusuz:
“Eren, ama sen… sen gerçekten geldin!”
Eren’in kafası dondu. Çapkın mıydı bu ses? Yoksa?...
Anılar hızla, birer dolar yaprağı gibi sayılırçasına akmaya başladı. Sımsıkı tutunmak zorundaydı, çünkü her biri başka bir yıkım, başka bir iç hesaplaşma sunuyordu.
Küçük Eren, elinde kalemle solmuş bir deftere çizikler yapıyordu. Yanında eski bir robot parçası duruyordu — o, çipin ilk tohumlarıydı. O zamanlar hiçbir şey bilinmiyordu, sadece oyun… sadece umut.
Ama aniden sis gibi beliren bir şey vardı.
Çocuğun gözleri, yavaşça parktaki karanlığa kaydı ve Eren iç çekti. O karanlıkta gölgeler kıpırdandı. Uzun boylu, ince bir figür belirdi.
Başını eğmiş, paltosunun yakası havalandırılmış, yüzü gölgelerde saklıydı. Eller cebindeydi ama hareketi dikkatli ve keskinti.
Bu kişi, Eren’i izliyordu.
Çocuk Eren’in üzerindeki o ürkütücü gözler, geleceğe dair gizemli bir kehanet gibi üst üste çöktü.
“Kim o?” diye fısıldadı Eren, kendi anılarının içinde.
Ama cevap haykıran bir sessizlikti.
Bilinç yüzeyine doğru geri çekilen bu sahne, yavaşça eriyip karanlığa karıştı.
Eren irkildi, terli avuçlarını dizlerine bastırdı. İdrak etmeye çalıştığı belleğin derinlerinde birilerinin sırlarla dolu, izleme arzusuyla var olduğunu artık hissedebiliyordu.
“Neler oluyor? Neden?”
Çipin devreleri beyninde uğultulu bir senfoni oluştururken, gerçek ile kurgu arasındaki çizgi gittikçe muğlaklaşıyordu.
Neonlar geri geliyordu. Sessizlik, yerini garip bir elektronik hum ve dışarıdaki şehrin mat lont kısmalarına bıraktı.
Ama Eren’in içindeki soru hala havada asılıydı: O figür sadece bir izleyen miydi? Veya onu takip eden, avlayan, yakalamayı bekleyen bir hayalet?
Birden telefonundaki bildirim sesi keskin bir çentik gibi geceyi yırttı.
Eren titreyerek telefonu kaldırdı. Ekranda beliren mesaj profilinde, Pelin Arıkan’ın soğuk, kılıcına benzer yüzü vardı.
"Gerçekler çok yakında, Eren."
Ve tam o anda kapı sertçe çalındı.
Kimin geldiği, ne getirdiği bilinmezdi. Ama tek gerçek şuydu: Her şey, derin hafızanın karanlık girdaplarında yeni bir yolculuğa çıkıyordu.
Kapı aralanırken, Eren’in yüreği buzdan bir kilit gibi sertleşti.
Geçmişin gölgeleri, şu anın gerçekliğiyle çarpışıyordu.
Ve Eren, ilk defa hem kendi bedeninin hem de zihninin esaretlerine karşı savaşmaya hazırdı.
Bir sonraki adım... tam burada atılacaktı.
* Lamba titredi, şehir nefes aldı, beden titredi... Ardından kapının ardındaki gölge, siluetini yavaşça gösterdi.
Ve bölüme bu anın getirdiği sarsıcı sessizlikle nokta kondu.