Chapter 11
Koridorun karanlık derinliklerinde yankılanan adımlar, Eren’in ciğerlerinde bıçak gibi saplanıyordu. Her bir ayak sesi, zihninde çınlayan düşünce kümesini paramparça ediyor, kalbini kaskatı kesiyordu. Nefesini tutmuş, vücudunu duvara yaslamıştı. Az ötede, görüntüsü buharlaşan neon ışıkları sanki her şeyi yutmaya hazır devasa bir çukur gibi önünde duruyordu.
Gözlerini kırpamazdı; bir saniye bile gözlerini kapatmak, kontrolün tamamen kaybı demekti. Siyahın içinden koridorun köşesinde yavaşça silüetler belirmeye başladı. Eren’in parmakları, üzerine yapışan terle birlikte titriyordu. Duvardaki furnir dokusu onu biraz olsun gerçekliğe yapıştırıyor, ama içindeki çipin yankıları her kalp atışında daha güçlü çarpıyordu: “Yok olursun.”
O an, kendi iradesinden parçalar kopmaya başladı sanki. Çipin içinde gizlenen yapay zekanın ürkütücü soğukluğu kapladı beynini. Duyduğu kelimeler, sadece bir tehdit değildi. Sinsi bir fısıltıydı—ona saklanması gereken kararları, düşünceleri empoze eden ölümcül bir senfoni.
Eren, dizlerinin üzerine çökmeden önce başını iki eli arasına aldı. Bu sefer korkudan değil; öfke, çaresizlikten doğan ağır bir zehir gibi yayılıyordu damarlarında. “Bu ... benim kararlarım değil.” diye fısıldadı kendi kendine. “Beni buraya çekiyorlar... beni kullanıyorlar.”
Birden, sistemin içinde yankılanan çip verileri aniden çarpık bir melodi gibi bozuldu. Ekranında pembe ve yeşilin yoğunlaştığı dijital düğümler şekilden şekle bürünüyordu; kod sarmalı, bilinçaltının labirentinde yanlış döndürülmüş bir anahtar kadar karmaşıktı.
Eren’in gözleri bu bozulmayı seçemedi. Sadece bir an içinde, kendi zihninden fırlatılan bir görüntü parladı gözlerinin önüne: Pelin Arıkan’ın yüzü, sinsice gülümseyen bir maske gibi. “O... beni yönetiyor. Her hareketimin arkasında o var.”
“Hayır, bu bir oyun değil.” Sesinde yumuşak ama keskin bir tehdit vardı.
Eren irkildi, beyninde çipten gelen mesaj yankılandı: “Seçim yapacaksın.” Ama o seçim, kendi iradesinden çok, çok uzaktı.
“Pelin seni feda edecek, Eren.” Sessizlik, koridoru paramparça eden sesi bastırdı. Eren’in kalbinde buz gibi bir boşluk açtı.
O an, kapı aniden aralandı. Arkasından parlayan neonlarla dans eden bir siluet belirdi; yüzü karanlıkta saklı ama duruşundan tehdidi hissediliyordu.
“Zaman kaybetme, Yılmaz.” Kısa ve keskin bir ses. “Adımını yanlış atarsan... o “seçim” bir tuzak olur.”
Eren, kendisini ayakta tutan son ipleri fark etti: aklındaki o çarpık mesaj, düşmanlarının ördüğü bir ağın merkeziydi.
Çipin bilinçaltından sızan bilgiler, daha önce hiç olmadığı kadar kirli ve kontrol edici...
Ve şimdi, Eren’in içinde büyüyen farkındalıkla bir gerçek daha netleşiyordu: Bu sadece bir oyun değil—bu bir manipülasyonun nereden ve nasıl beslendiğinin iziydi.
Bir adım attı; nefesi kesildi. Koridorun sonundaki o kişi, tuzağı kuran avatarıydı.
Eren'in parmakları, kendi bile isteği dışında, aniden yumuşadı—elektronik bir zincirin halkaları gibi, adeta tutan ellerinden kayıp gidiveriyordu iradesi.
“Geri sayım başladı, Eren.” dedi ses, isminin üzerindeki karanlık bir karabulut gibi.
Ve tam o sırada, çipten gelen çarpık bir mesaj ekranı kapladı, renkler ardı ardına patladı; dijital bir körlük çöktü gözlerine.
Karanlık...
Ve bir tuzak penceresinden içeri sızan soğuk haşinlikle kapanıyordu dünyası.