Chapter 9
Mert.
Kelime daha ağzımda taze bir yaraydı; kenarları kanlı, dokunulunca acıyan bir kesik. Hava göğsümde dondu. Nefesimi çekmek, bir ipi germek gibi zorla, titrek bir işti.
Dudaklarım kuruydu. Parmak uçlarımda bir elektrik titremesi dolaştı; avuç içlerimde soğuk ter. Koridorun floresanları göz kapaklarımda yıldız gibi patladı. Adımlarım otomatikti; her birini daha hızlı, daha boş hissederek attım.
Kasabanın danışmanının evi küçüktü; dar bir sokaktan, sararmış çınarların gölgesi altında gizleniyordu. Kapının önündeki paslı zile iki kez vurduktan sonra bekledim. İçeriden çay kokusu geldi — nane ve limon karışımı, eski bir battaniyenin emdiği güven gibi.
Kapı açıldığında yüzündeki çizgiler bir anda daha derin görünüyordu. Danışmanım Selim Bey, bana hep öyle gelmişti: yorgun ama gözü hep açık bir bekçi. Bugün gözleri daha dikkatli, sanki her şeyin içindeki ince sesi duymaya çalışıyormuş gibiydi.
"Geç kaldın," dedi. Sesi nemli, rüzgâr öncesi gibi. "İçeri gel."
İçeri girdiğimde salon küçük, eski koltukların kumaşı hafifçe solmuştu. Televizyonda bir dizinin sessiz bölümü devam ediyordu; ekranda rüştünü ispatlanmamış bir oyuncu ağlıyordu. Selim Bey her zamanki kutu çayını uzattı, fincanın kenarında küçük bir buhar kütlesi asılı kaldı.
"Eğer istersen, çaydan almayalım," dedi. "Bugün çok gerindin, kafein iyi gelmez."
Sözleri basit, ama altındaki dikkat büyük bir terazinin ibresi gibiydi; her kelime pespembe, yumuşak, ama tartıyordu. İçimde bir savunma duvarı daha yükselirken, çayı reddettim.
"İyi olmam gerekiyor," dedim. Sözümün içinde hem yalın gerçek hem de bir yorganın altına saklanmış bir çığlık vardı.
Selim Bey bir adım öne geldi, masanın üzerindeki deftere baktı. "Yeminin ağırlığı var, Leyla. Biliyorum. Ama bedenimiz yeminleri bazen farklı yollarla saklar. İlaçlar bu yükün bir kısmını hafifletir."
Gözleri dürtükleyici bir merakla yüzümde dolaştı. "Mert" kelimesi hâlâ dilimin ucundaydı; sanki bir sirenin düdüğü arkamdan çalıyordu. Onu söylememeye yemin ettim; ama içimdeki dalga, kayayı aşındıracak kadar sessiz ama sabit.
Selim Bey arkasındaki küçük dolaptan bir blister çıkarırken, elleri yaşlıydı ama titremiyordu. Pilleri usulca çekip bana bir paket uzattı. Ambalajı yumuşak, içine sevgiyle kıvrılmış bir işlem gibi sarılmıştı. Üzerindeki yazılar solmuş ama okunurdu: "Günlük: 1. Saat: 20. Etki: Anksiyolitik / Hafif sedasyon."
Parmağım paketin kenarına dokunduğunda, yüzeyin soğukluğu bir an için beni dışarı çekti; sanki benden önce başka ellerin de burada durduğunu hissettim.
"Sana aynı şeyi verdim dün gece," dedi Selim Bey. "Etkisi kısa sürüyor. Kontrol etmek istiyorum. Geceleri uyanıyorsun, değil mi? Hatırlamayan parça çok can yakıyor. Bunlar… köprü yapar. Kendine zarar vermemeni sağlar."
Köprü kelimesi arada bir düşen bir kalemin tıkırtısı gibiydi. Köprü de birleşme de olabilir; hapsolma da. Onun sesindeki yumuşak vazife duygusu, beni yine huzurlu ama tetikte tuttu.
"Sen ne yaparsın, sonra?" diye sordum. Sesim kısık, dişlerimin arasından çıkan fısıltıya yakındı.
Selim Bey yüzünü hafifçe yumuşattı. "İzlerim. Nabzını, solunumunu, gevşeme seviyeni. İlaçlar bazen beklenmedik kapıları açar. Yan etkiler… bir kaç tanesi uykusuzluk, konsantrasyon kaybı, nadiren hafıza bulanıklığı. Ama genellikle rahatlatırlar."
Konsantrasyon kaybı ve hafıza bulanıklığı—kelimeler beynimde bir kutunun kapağını yavaşça kapattığım zamanın sesleri gibiydi. O kutu, geççmişin kırık fotoğraflarını saklıyordu; ben de bazen açtığımda tanımlayamadığım bir koku, bir bozulmuş düğme, bir geceyi hatırlamıyordum.
Selim Bey bir koltuğa oturdu, bir termal monitör çıkardı. Cihaz pulunu bileğimde gezdirirken gözleri yüzümdeydi; bir prova yönetmeni gibi davranıyordu. Nabzımı dinledi, göz bebeklerimi inceledi, basit sorular sordu.
"İsim?" diye sordu.
"Leyla Akarsu."
"Gün?"
"Bugün."
"Birinin adını söyle bana, seni korkutan."
Bir sessizlik battı; içimdeki buz mağarası yankıladı. "Mert," dedim sonunda. Kelimenin çıkışı önce fısıltıydı, sonra çığlığa dönüştü.
Selim Bey hiçbir şey söylemedi. Sadece bir süre beni süzdü, sonra bir sigara çakarmış gibi yüzünü hafifçe buruşturdu; ya acısını saklıyordu ya ilacı.
"Tamam," dedi sonunda. "Tamam. Bu iyi. Sesi hatırlayabiliyorsun. Şimdi ilacı alalım."
Paketin içinden bir beyaz tablet çıkardı. Minik, yuvarlak, kenarları hafifçe oval. Ambalajı açarken tırnaklarımın altında bir bata çıtı sesi geldi; eski bir kapı menteşesinin inlediği gibi.
"Yut," dedi. Sesinde doktor-hasta arasındaki mesafeyle şefkatin karışımı vardı.
Tableti elime aldım. Soğuktu. Parmağımın ve diliimin arasındaki o küçük dünya, bir atom bombası kadar küçük ama etkisi büyük bir kararın merkeziydi. Kafamda "Mert" kelimesinin akıbeti vardı; eğer ilaç hafızamı silerse ne olurdu? Eğer ilaç beni daha kolay yönlendirir hale getirirse ne olurdu?
Aklım düşüncelerin labirentinde dolandı; ama bedenim başka bir doğrultuda ilerliyordu. İki nefes, bir çarpma hissi. Tableti ağzıma attım. Ani, metalik bir tat yayıldı. Yutkunurken boğazımda bir şeyin kapandığını hissettim.
"Şimdi bekle," dedi Selim Bey. "Yarım saat içinde etkisini daha iyi göreceğim."
Beklemek bir zaman bıçağıydı. Her saniye uzadı, kırıldı, yeniden ölçüldü. Oda küçüldü; duvarlardan çay kokusunun içindeki limon keskinleşti. Televizyondaki ağlayan yüz belirsiz bir siluete dönüştü.
Yarım saat boyunca konuşmadık. Selim Bey arada bir defterine not aldı, saatine baktı, pencerenin kenarındaki bacaktan gelen yağmur damlalarının birbiriyle yarışını izledi. Bir damla daha hızlı değdi camın kenarına ve düştü; düşüşü neredeyse bir davetiye gibiydi.
Etkiler hafifçe geldi. İlk önce ağızda bir gevşeme hissettim; sonra göz kapaklarımın ağırlaşması. Düşünceler sanki balonlara bağlanmış tüyler gibi yükselip uzaklaşmaya başladı. O ana kadar kenarda duran "Mert" kelimesi, hafifça bulanıklaştı, sanki camın arkasına çekiliyormuş gibi.
Ama bulanıklığın içinde bir başka şey fark ettim. Selim Bey masaya koyduğu paketlerin kenarına bakarken ben de habersizce göz ucuyla takip ettim. Paketlerin hepsi aynı tip ambalajdaydı: küçük, beyaz kutucuklar, üzerinde ilaç isimleri, üretici logosu.
Gözlerim ağırlaşırken bile okumak istedim. Rutin tepkilere karşın beynimin kıvrımları inatçıydı.
"Üretici," mırıldandım kendi kendime. "Bileşenler."
Selim Beyin hareketi yavaşlamıştı; bir mucize gibi yavaş. Notlarını karıştırırken dudaklarının kıvrımında hafif bir titreme vardı, sanki bir sır tutmanın ağırlığını omuzlarında hissediyordu.
Benim parmaklarım da bir refleksle kutucuğun kenarını kavradı, okşar gibi. Yazı küçüktü ama benim için devasa bir harita gibiydi. Okudum, tekrar okudum; sonra gözlerimi daha da kısıp tek tek hecelere bölerek tekrar okudum.
"Etken madde: Alprazolam… Paroxetine… + SP-Argunol 0.5 mg"
Şimdi gözlerimin kenarında küçük bir kıvılcım patladı. Argunol. Kelime bir kapı gibi aralanmıştı; içinde Mert'in soyadı, Argun, yankılanıyordu ve sonuna eklenmiş "ol" eki tuhaf, kimyasal bir imza taşıyordu. SP-Argunol 0.5 mg.
Ambalajın üzerine bakışımın bulutu aniden dağıldı. Sanki bir el, yüzüme bir ışık tutmuştu; o ışığın altında küçük bir yazı parladı.
Kalbim ritmini değiştirdi. Solunumum hızlandı, ama bedenim ilacın ağır elleri altında çıkmak istemez gibiydi. Birden bir şey fark ettim: bu ilaçlar sadece bana verilmiyor olamazdı. "Argunol" ismi ne anlama geliyordu? Bir şirket mi? Bir laboratuvar mı? Yoksa Mert mi — ya da onun mirasının bir köşesini taşıyan bir marka mıydı?
Selim Bey bana bakarken yüzünde bir ifade vardı, ama onu okumakta zorlandım. Yumuşak bir merhametle karışık, bir teslimiyet vardı. Sanki yıllardır bir ağacın köklerini çiziyor, birine göstermeden önce dalları düzeltiyordu.
"Ne… bu?" diye sordum zorlanarak. Sesim peştamalin ipleri gibi inceydi.
Selim Bey gözleriyle dolu dolu baktı. "Yeni bir şey değil," dedi. "İlgili merkezle çalışıyoruz. Daha etkili, daha hedefe yönelik olduğunu söylediler."
"SİZ KİMİNLE?" kelimeleri sığınağımı aniden daralttı. Sesim bir mafsalın kırılması gibi.
Oda bir boşluk haline geldi. Televizyondaki yüz artık tanınmaz olmuştu. Hafif bir rüzgâr camı titretiyor, yağmur daha hızlı vuruyordu.
Selim Bey bir an durdu. Sonra yavaşça eliyle kutunun üzerine koydu. "Sadece güvenliğini düşünüyorum," dedi. "Sana zarar verecek bir şey değil, Leyla. Güvenlik, hatırlama… hepsi dengelenmeli."
Yüzümü buruşturdum. "Argun… bu ne demek? Argun kim? Mert Argun mu?"
Dudakları arasından çıkan sesi küçük bir taş gibi ezdi: "Sadece bir isim," dedi Selim Bey. "Bir üretici adı. Şirket."
Hissettiğim şeyin adı yoktu; bir düşmanın imzasını kutuda bulmak gibi bir şeydi. Bir tüyün altında satılmış bir haber. Beynimde eski bir film sahnesi oynadı: bir güverte, bir el, bir mühür. Mert’in adı, bir kutunun içindeki bileşende gizlenmişti.
Kalbim düzensiz atıyordu. O paketi alıp eve gitmek istedim, ambalajı araştırmak, satıcıyla konuşmak, üreticinin kaydını internette bulmak. İlacın içeriğini laboratuvara göndermek, bir uzmanın yüzüne dik bir bakış atmak, gerçekleri çıkarmak istedim.
Ama elimde ağır bir şey vardı. İlacın etkisi dalga dalga beni içine çekiyordu.
Selim Bey ise sakince bekledi. Gözleri kaygı ile kesinlik arasında gidip geliyordu.
"Ne yapacaksın?" diye fısıldadım. Sesim daha da kısıldı.
O an, kulaklarımın dibinde bina kapısının hafifçe gıcırtısı duyuldu; sokaktan bir arabası geçti. Zaman, civata gibi tekrar döndü. Her şey bir karar bekliyordu.
Parmaklarım kutunun kenarını daha sıkı kavradı. Harfler benim için bir haritaya dönüşmüştü. SP-Argunol. Argun. Mert.
Selim Beyin dudakları kıvrıldı. "Sorma," dedi. "Beni dinle. Bu seni koruyor, Leyla. Bizim amacımız bu."
Ama ambalajdaki küçük, sivri yazı gözlerimin içine kazınmıştı. Bir isim, bir iz, bir köprü ya da bir kelepçe olabilirdi.
Ne yapacağımı bilmiyordum. İlaç masanın üzerindeki küçük beyaz disk gibi duruyordu; bana ya huzur verecek ya da karanlığa sürükleyecekti.
Mutfak saatinin tik-tak'ı bir kararın sesi gibi yankılandı. Parmağım kutunun kenarına bastı. Gözüm son kez "SP-Argunol 0.5 mg" yazısına takıldı.
Ne yapacaktım? Tegidhin içinde bir sır mıydı? Yoksa sadece bir tesadüf mü?
Cevabı bilmeden, parmaklarım kutuyu daha sert sıkarken, dışarıdaki yağmur aniden hızlandı ve penceredeki su, küçük bir hançerin ritmiyle cama çarpmaya başladı.