Chapter 8
Fotoğrafın kenarındaki minik notu parmak uçlarımla sıyırırken elimin iç yüzünde bir çizgi belirdi; kurumuş mürekkep gibi soğuk, keskin. "Leyla'ya." Her harfin eğriliğinde kendi el yazımı görmedim ama harflerin arasındaki aralık, o küçük 'y' nin kuyruğu… zihnimde tanıdık bir ritm çaldı; daha önce tuttuğum bir söze ait yankı.
Nefesimi tutmuştum. Göğsümün altındaki boşluk, gece nöbetinin sessizliğini balon gibi geriyordu.
Gözlerim fotoğrafın üzerindeki kadına takıldı: Elif Akarsu. O bakışlar —frankfurt lensi gibi net, hafifçe sağa eğik— bana bakıyordu ama aynı anda bir kapıya, bir güne ve bir adım sesine bakıyordu.
Cebime bastırdım fotoğrafı. Kalbim, sahiden koşmaya karar veren bir hayvan gibi attı. İntihar etmiş gibi duran bir kartona yazılmış kelimeler, bir not: "Leyla'ya." Ve ben o notu okumaya başladığım an, bir takım mucizeler değilse bile tehlikeli bağlantılar kurdu beynim. Bağlantılar bir araya gelmeye başlıyordu —duman gibi, yavaşça.
Gece servisine giderken adımlarım koridorun ışıklarıyla dans etti; açık beyazlar ve sarı gölgeler sırayla geçtiler. Hastanenin antiseptik kokusu, fotoğrafın solgunluğunu boğuyordu. Beyaz halıların sesi çıtırdadı.
Hemşire masasına çökene kadar ellerimi ovuşturdum. Yüzümün sol tarafında kısa bir titreme vardı; kimse görmesin diye sakladığım bir aynanın merdiven gibi indiği o titreme. Televizyondan gelen belgeselin sesi yutulmuş gibiydi; kalp monitörlerinin düzenli bip bipleri, en arkadaki kızın düşük nefesle uyanması gibi. Gözlerimi kapattım ama fotoğrafı hissettim cep kenarımda; kenarlara yapışmış o eski yaprak kokusu.
"Sen iyisin Leyla?" Yasemin geldi, sesi cılız ama sıcaktı; çaydanlık gibi bir şefkatle. Gözlerinde nöbetin uzunluğunu hissetmeyecek bir gençlik vardı.
"İyiyim," dedim. Sözüm havada kırıldı. Bilmiyordum. Kendime bile yalan söylüyordum.
Yasemin gülümsedi; gülüşü bir şey sormuyordu. Bir hemşire gibi baktı, mesafeli ve pratik. "İlk gece mi?"
"Hayır. Sekizinci." Cümle, yanlış bir rakamın ağırlığıyla düştü. Sekizinci... Sekiz, yedi, hatıralarımın kenarına sıkışmış bir takvim. Her gece aynı takvim. Her gece aynı boşluk.
Günlerden Salıydı ama geceydi; dışarıdaki yağmurun tempolu şaklamaları camda küçük kuyruklar çiziyordu. Bir hastanın monitöründen gelen aniden artan bip, koridoru kesti. Bipler, bulaşıcı bir panik gibi yayıldı.
Koştuğum anda ellerim titredi; fotoğraf cebimde bir kaltop gibi hareket etti. Kapı açıldı; odaya girdiğimde hastanın ailesi vardı. Beyaz tenler, kırmızı göz sınırları, tırnaklarla kavranmış koltuk kolları. O annenin eli, çocuğunun avucuna sıkışmıştı; o elin içinde benim yüzümdeki korkuyu gördüm. Yüzümün kasları kontrol edilemez bir kasılma gösterdi. Bir erkek, saçlarını geriye taramış, dişlerini sıkmış, kelimeleri yutuyor gibiydi.
"Ne oldu?" diye sordum, sesim pürüzlü.
"Solunum anormalliği… oksijen seviyeleri düştü," dedi doktor. Sesinin ucunda yorgun bir ilham vardı. Ama benim duymadığım bir şey vardı—uzaktan gelen bir frekans gibi; bir çığlık üzerinden diğerine geçiyordu.
O anda, monitörlerin, düzgün beyaz lambaların, her şeyin arasından bir ses fırladı: çığlık. İçi boş, tırnak gibi bir çığlık. Bir hasta odasından daha uzaktan, daha derinden, hafızadan gelen bir çığlık.
Gözlerim istemsizce kapandı. İşte o an oldu. Zihnimin altında, yıllarca kapalı duran bir çekmece açıldı. İlk görüntü: Yağmur; camdaki su damlalarının aşağı kayan notaları. İkinci görüntü: bir kapının çarpılması. Üçüncü: ayak sesleri. Ve sonra bir el—çoğunlukla kadın eli—kırıktı, tırnak aralarında kuru toprak gibi bir kırık.
Nefesim kesildi. Ooda ışıkları bitti; aniden gece daha koyu oldu. Yüzümü salladım ama sallanma hafifçe daha derine indi; sanki iki dünyada birden ayakta duruyordum.
Ses tekrar geldi. Bu sefer daha yakın, bedenime saplanan bir hatıra gibi.
"Elif!" Bir çığlık. Tanıdık mı, tanıdık değil mi; bir çocuğun yaptığı gibi yalvaran. Peşinden bir adamın sesi. Derin, pürüzlü, ama içinde hiç şaşkınlık yoktu—daha çok sahiplenme vardı.
Adı duyduğum anda bir şey kırıldı içimde. Elif… Annemin adıydı. Fotoğrafın üzerindeki adı. Kalbim ansızın bir kömür gibi içeri düştü.
Gözlerimi açtım. Odaya geri geldim. Hemşire Yasemin önümdeydi, yüzü beyaz bir mendille. "Leyla? Sen…"
"Bir an," dedim. Sesim kumluydu. Fotoğraf cebimde bir ağırlık daha taşıyordu. Elif. Neyi hatırladığım belirsizdi; parçalar peş peşe, mücevher kutusundan düşer gibi yere çarpıyor ama bir türlü tam bir şekil almıyordu. Bir çarpıntı daha; bir yüz. Uzaktan gelen bir nefes.
"Geçer," dedi Yasemin. "Genelde gecelerde olur. Az sonra kendine gelirsin."
Ama gelmedim. O ses beynimde yankılandı; çığlık değil, adın kendisiydi. Elif.
Geri geldi diğer görüntü. Bir apartman girişi. Taş merdivenler ıslaktı, ayakkabı topukları metal gibi çarpıyordu. Bir kadın, sarı palto, kolunda siyah bir çanta. Yüzü neredeyse görünmüyordu ama çenesinin çizgisi, bir kazazedeye benzeyen bir kararlılığı saklıyordu.
Kapı açıldı. İçeri giren adamın sesi… adam yakındı. Soluğu derin, nefesi sıcak. "Elif," dedi. Bu sefer ses tanıdıktı; bir frekans, tanıdık bir radyo istasyonu gibi. Bir nefeste hayatı çekip çektikten sonra çıkan o hırıltı… tüyleri diken diken eden, ama farklı bir tanıdıklık.
Kalbim bir anlığına durdu. Sesin timbresinde, bir yerde duymuş olacağım bir lüks cümlenin yankısı vardı; şehirlerin cam kulelerinden, kürk koltukların arasından yükselen bir ses. Mert Argun'un sesi.
Bunu bilmeden hissettim, içimde bir direk gibi. Beynim boyunca elektrikler geçti; kan damarlarımda buz gibi. Mert Argun… adını bin sesli bir yankı gibi duydum, ama bu sadece bir his değildi. Sesteki keskinliğin, hecenin önü ve arkası, alışık olduğum bir davranış biçimiydi: kelimeleri kestirme, hızlıca sahiplenme, bir şeyi emrindeymiş gibi çağırma.
Neden böyle bir şeyi bilebildim? Çünkü sessiz bir göz kırpma gibiydi—Mert'in sesi, şehrin cam kulelerinden birinin içindeki o soğuk-ofis sessizliğinden fırlamış gibiydi. Bunu daha önce işitmiştim; hastanenin bekleme salonunda, televizyon haberlerinde, adının geçtiği bir söylenti havuzunda. Ve şimdi, bir çığlıkla birleşmişti.
Görüntü daha da netleşti. Kapının aralığında bir silüet durdu; uzun, geniş omuzlu, karanlık bir palto. Işığın arkasında bir yüz belirsizdi ama ilk bakışta tanıdık geliyordu; o nefes alma ritmi, o kelimeleri sahipleniş biçimi—Mert.
Elif öne doğru eğildi. Şemsiyenin ıslak ucundan damlalar yere düştü; bir tek damla, bir kadının tırnağı gibiydi, uzun ve soğuk. Adam, belki de Mert, bir adım attı; her adımı zemini asansör gibi salladı.
Kadının sesi, bir kere daha çığlık değildi; yalvarıştı, ağır bir ironinin içinde ızdırap taşıyordu. "Gitme..." dedi.
Adam'ın elleri kadının omzuna indi. Sert ama tanıdık. "Sen nerede olursan ol, ben bulurum," dedi, ama sözcükleri kalkan gibi duruyordu; bu bir vaat miydi, bir tehdit miydi, yoksa her ikisi mi?
Gözlerim kapanmadan önce bir şey daha gördüm: Kadının elindeki küçük bir kağıt, kıvrılmıştı. Kağıtta bir yazı vardı; küçük, titrek harflerle yazılmış bir isim: Leyla.
O anda nefesim tekrar durdu. Kağıt. İsmi yazılmış bir küçük parça. Ve bir adamın sesi—Mert'in sesi—bu ismi, Elif'i, apartmanın girişini birbirine bağlıyordu.
Odaya geri döndüğümde, doktor beni bekliyordu; yüzü bir zamanların maske servisi gibiydi. "Bir an bayıldı," dedi. Sesinin altında merak vardı ama profesyonel bir perdeden. "İki dakika oksijen verelim."
"Oksijen değil," diye içimden geçirdim, "hatıra verin."
Doktor yüzüme baktı. "Nasıl hissediyorsun?"
"Aynı," dedim. Yalan. Sıcaklığın adımları tenime vurdu; yüzümün yanaklarına küçük bir ateş geldi. Fotoğraf cebimde bir karın ağrısı gibi hareket ediyordu.
İşi bitince odamdan çıktım. Koridor boştu. Pencerenin yanında duran o sedyenin üstünde, bir eldiven unutuvermiş gibi duruyordu. Yağmur sessizce camı yalıyor, dışarıda araba farları su damlalarını bıçaklıyordu.
Cebimden fotoğrafı çıkardım. Elif Akarsu'nun gözleri bana yeniden bakıyordu. O karanlık apartman kapısını hatırlıyordum; bir kağıt, bir isim: Leyla. Ve bir adamın nefesindeki o tanıdık gücün biçimi: Mert Argun.
Neden o isim, neden o adam? Cümle beynimde çalındı ama cevap, buzlu bir lâğım gibi derindi.
Tam o sırada, koridorun ucundan gelen bir başka ses duyuldu. Bu ses, gerçek dünyadan bir şey söylüyordu. Uzaktan bir çığlık mıydı, yoksa içimdeki sesin bir yankısı mı?
"…Mert!" Bir kadın sesi, uzaktan fırlayan bir bıçak gibiydi. Sadece bir kelimeydi, keskin ve çıplak.
Dudaklarımın arasından çıkan hava kesildi. Ses bir çığlık kadar taze, bir haykırış kadar kesindi. İçimdeki tüm parçalar birden birbirine çarptı.
Mert.
Neden bu isim Mert'le bağlantılıydı?