NoveliqaBozulmaz Yemin: Kanla Yazılan Söz / Argun'un Kuralları :0%
Log in

Chapter 7

Argun'un Kuralları

Kağıt elimde titredi. Mürekkebin hafif çukur yaptığı yerde parmağımın ucu soğuk bir iz bıraktı; sanki o harfler tenime yapışmıştı. Cümle, beynimin içinde yankılanıyor, küçük kıvılcımın ardından gelen sessizlik gibi: Eğer bu benim yazım ise... neden hiçbir anım yok bunu yazarken?

Dışarıda yağmur camı çiziyordu. Lambalar sokakta sarımsı bir süt hüzmesi gibi asılı kalmıştı. İçeride, evimin küçük mutfağında her nesne olağandışı bir netlikte duruyordu; çay fincanının kenarında kurumuş bir damla, sandalye çıtırtısında eskimiş bir nota benzeyen ses. Kalbim göğsümde bir yumruk gibi sıktı ve nefeslerim yüzeye çakılıp geri çekildi.

Telefonu aldım. Parmaklarımın içinde cihaz küçücük bir sıcaklık taşıyordu; ekran karanlığa düşüyordu. Mert'in ismini içime gömdüm, sonra birden çıktım: Merak. Korku. Birbirine karışmış iki kedi gibi birbirini tırmalıyordu.

İlk gideceğim yer hastaneydi. Orası, hatırlamaya çalıştığım anların sınırına en yakın yerdi; bembeyaz duvarlar, antiseptik kokusu, insanların acılarını adlandırdığı bir mekan. Hemşire olduğum için dosyalara erişimim vardı, ama Argun soyadı her gölgede başka bir bekçi gibi dikiliyordu. Adı söylenince herkes bir anlığına nefesini tutar, sonra günlük ritüele geri dönerdi. Bugün o nefesi ben koparacaktım.

Gece nöbetinin bitmesine iki saat vardı. Koridor ampulleri yorgun bir ışık yayıyordu. Ayak seslerim ayakta duran saat gibi tekrarladı. Rutin; pansuman, tansiyon, küçük acılar... Hepsi mekânın normalleşme ritüeliydi. Ama bugün elime geçen her form, her rapor, üzerime oturan bir ağırlık hissettirdi. Argun ismiyle ilişkilendirilen notlar, "özel" damgası olan dosyalar, personele gönderilmiş uyarılar... Hepsi küçük, gizli bir harita gibi göğsümü çiziyordu.

Sevim hanımı aradım. Sekreter bankosunda her zaman gülümsediği yer artık daha sıkı, daha çizgiliydi. Eliyle bir tarak gibi kağıtları düzeltti; gözleri başka tarafa bakıyordu.

"Sevim," dedim. Sesim üç tonda daha inceydi. "Bir şey sorabilir miyim? Geçmişte... Argun ailesine ait hasta kayıtlarıyla ilgili—"

Sevim gözlerimi süzdü, sonra bana doğru bir adım attı. Çenesindeki çizgi katıydı. "Bunu nereden duydun, Leyla?" diye fısıldadı. Hastane duvarları kulağa yasak konuşmaları taşıyan bir akışkan gibi geliyordu.

"Bir kağıt. El yazım." Yutkundu sesim. "Benim olabilir."

Sevim bir kahkaha attı, ama gülüşü kuru bir rüzgar gibiydi. "Argun'un hastaları, Argun'un sırları... Bizimkilerle hiç ilişkisi yok. Ama sen biliyorsun; Argun'un adı çıkınca—"

"—insanlar kayboluyor," diye bitirdim cümleyi. Söz havada buz kesildi.

Sevim masanın altından küçük bir zarf çıkardı, elinin tersiyle bana itti. "Dikkatli ol," dedi. "Bu şehirde Argun'un kuralları vardır. Bir: Adı ağzına alma. İki: Birliği bozma. Üç: Eğer birini tanıyorsan sus."

Zarfda, siyah-beyaz bir fotoğraf ve birkaç makale kestiriyor gibi duran kesik haber parçaları vardı. Fotoğrafın yüzü fluydı; bir kadının profili, rüzgarda saçları savruluyor gibiydi. Arka tarafta tarih: 2013.

"Bu—" dedim, parmağım fotoğrafın kenarına değdi. Fotoğraf soğuktu. Kadının yüzü net değil ama gözlerinde bir şey vardı; tanıdık bir boşluk, bir yokluk.

Sevim başını çevirip koridoru izledi. "Mert Argun'un kuralları, Leyla. O kurallar herkes için. O bir oyun kurdu. Oyununda kimse ağlayamaz, kimse bağırmaz, kimse tanıklık etmez. Gerektiğinde 'temizleme' yapar. İstediğini alır, istediğini gömer. Şehir onun para puludur; kararı sessizlik."

Sessizlik yerine yapıştı. O kelime yanaklarımda bir tuz tadı bıraktı. Temizleme. Gümüş bir ağırlık gibi.

"Kimler?" diye sordum. Sesimin uçları keskinleşti.

Sevim uzun uzun bakıp zorla gülümsedi. "Listesi uzun, ama senin için... bir zamanlar bir avukat vardı. Bir gazeteci. Bir kadın—aynı yaştasındı, genç sayılırdı. İsmi—"

Sözü kesildi. Elindeki çay fincanının kenarına yansıyan ışık bir an için kırıldı. "Onu 'o' diye anıyorlardı," dedi sonunda. "O öldü."

O kelime bir bıçak gibi geldi. İçimde eski bir yalnızlık kıvılcımı yandı, yine söndü. O öldü. Kime ait bu 'o'?

Sevim kağıdı geri çekti. "Daha fazla bilmek istiyorsan, barın arkasındaki Mete'ye git. Bilmezse de bilen birini tanır. Ama gitme izinsiz. Argun'un adamları kamu kurumlarında da dolaşır."

Barlar, karanlık köşeler—şehir o an kendi damarlarını açmış gibiydi. Korku ve merak birbirine karışan bir sokak köprüsü gibi önümdeydi. İki adımı birleştirip koridordan çıktım. Nöbet çıkışı insan seli gibi üzerime yürüdü; yüzler bende blokaj yaptı.

Mete'yi bulmak kolay olmadı. Küçük bir sokak, neon yazıları sönük bir bar. Kapı ağırdı; içerisi dumanlı, alkolün keskin kokusu burnuma çarpıyordu. Barın içinde her masada kendi dünyasına kilitlenmiş insanlar vardı; kulakları perde gibi araladı. Gözlerimi taradım; nihayet, cam kenarında çökük şapkasıyla oturan bir adamı gördüm. Saçlarının gri çizgileri stok fotoğraf gibi, elleri parmak arası sigara izleriyle doluydu.

"O Argun dedikodusunu dinleyen?" diye sordum. Sesim barın uğultusunu delip geçti.

Mete önce baktı, sonra hafifçe başını salladı. "Hangi argun?" dedi. Sesi kirli bir tel gibi çatallıydı. "Hepsi Argun."

Paramı verdiğim anda içeriye önemsiz bir rahatlama yayıldı. İnsanlar konuştu; hikâyeler zincir zincir geldi. Argun'un işleri: bir alışveriş merkezi inşaatındaki ruhsatsız parçalar, belediye işlerine sokulmuş parmaklar, bir gece kulübünde normalden fazla "kaybolan" müşteriler.

"2013'te bir temizlik yapmıştı," dedi Mete. "O geceyle ilgili çok şey fısıldanır. Polis dosyaları kapandı. Cesetler — ya kayboldu, ya başka bağlamlarda yer aldı. O gece hakkında konuşmak istemez insanlar. Bunu kimse istemez."

"Kim öldü?" diye ısrar ettim. Sesimde bir keskin çakma vardı.

Mete, bar tezgâhının altından bir zarf çıktıardı. Zarfın kenarı deforme olmuş, sıkıca mühürlü gibiydi. "Bunlar, o geceden kalma," dedi. Yumru olmuşa ellerini masaya koydu. "Bazıları bankalara yatırılan hesaplardan düşmüş, kimliği belirsiz. Ama fotoğraf burada."

Zarfı açtığında içinden bir avuç fotoğraf çıktı. Siyah-beyaz, kenarları yıpranmış. Bir kadının portresi, bir avuç insanın kolajı. Ellerim istemsizce uzandı. Fotoğrafın üzerine parmağım yapıştı; yüz bana saplağa saplanmış gibi tanıdıktı.

Kadın gençti. Saçları omuzlarına dökülmüştü, gözlerinde bir su birikintisi gibi derin bir hüzün vardı. Dudaklarında hafif bir tebessüm. Neşeli bir fotoğraf; annemin eski albümlerindeki gülüşlerden birine benziyordu. Tanıdık ama yıl verecek kadar net değil.

"Kim bu?" diye sordum, gözlerim fotoğrafın kenarındaki el yazısına takıldı. Kıvrımları. Bir an durdum. O yazı karakteri—ellerimin ucunda yangın gibi bir geçmişi çağırdı. Gözlerim elimdeki kağıtla temas edince, tüm vücut şimşek gibi ürperdi.

Mete baktı, sigarasından bir nefes çekti. "Adı Elif," dedi. Sesi düştü. "Elif Akarsu. 2013'te, o gece... Öldü. Resmi kayıtlarda yoktu. Gerçeklikte mi bilmiyorum. Ama insanlar öyle diyor."

Elif Akarsu. Soyadı—Akarsu. Aklımın bir köşesi sert bir tokat yedi. Akarsu. Benim soyadım.

Fotoğrafın yüzüne bakarken bir başka şey çaktı: boynun az yukarısında hafifçe belli olan bir iz. Çocukluğumda yaptığım kendi beceriksizliğimden kalan, umutsuzca bağırdığım bir anının izi — kolye deliğinin hemen altında, sağ kürek kemiğimin üstünde küçük bir doğum lekesi gibi.

Fotoğrafın arkasındaki isim, mürekkep hafifçe solmuş olsa da okunuyordu: ELİF AKARSU.

"Ölü mü?" diye sordum. Sesim bir mum alevi gibi titredi.

Mete başını öne eğdi. Masanın üstüne koyduğu fotoğraflara parmaklarıyla hafifçe dokundu. "Resmi kayıtlarda değil," dedi. "Argun'un belgelerinde değil. Ama o gece... o gece için söylenen şey bu: Elif Akarsu öldü."

Kalbim göğsümde bir şeyin kırıldığı sesiyle atmaya başladı. Benzersiz bir soğuk içimi sardı. Elif Akarsu. Akarsu. Kendi soyadımı söylediğim için dudaklarım aniden tuzlu tat aldı. Bir zamanlar, çocukken evimizdeki eski fotoğraflarda bir Elif vardı; bir abla misali benden biraz daha büyük, saçlarında daima bir toka... Hatırlıyorum, belki de hatırlamıyorum.

"Bu fotoğraf—" Sözüm kesildi. Fotoğrafın kadınına bakarken bir şey daha fark ettim: kulak memesinin üzerinde küçük, yuvarlak bir çukur. O, benim kulağımın yanında olan geçmişimin iziyle aynıydı. Bir an, ısı örtüsü gibi beynimi kapladı. Hafızamın kapıları birbirine vurup geri çekildi; ama arada bir pencere aralanmış gibiydi.

Mete cebinden bir kağıt çıkardı. Üzerinde birkaç isim, telefon numarası vardı. "Eğer gideceksen, dikkatli ol," dedi. "Argun'un kuralları var. Bir defa bozulursa, beraberinde her şeyi bozar."

Gözlerimi fotoğraftan ayıramıyordum. Elif Akarsu. Yazıdaki harflerin kıvrımı parmak izim gibi tanıdık. İçimde bir boşluk açıldı ve o boşluk, daha önce hiç tanımadığım bir adamın gücünün şekil verdiği bir dünya olduğunu fısıldadı.

O anda, bar kapısındaki bir gölge hareket etti. Arka odadan gelen bir adam, parmağını dudaklarına götürdü; herkes bir an için durdu. Bir kadın masaya yaklaştı ve sessizce bir cümle fısıldadı: "O öldü."

Ses, düştüğü yerde bir güneşin kırık parçası gibi çakıldı. Fotoğrafın kenarı sıcaklığını kaybetmiş gibiydi. Parmağım titredi; fotoğrafa daha yakınınca arka tarafta bir not gördüm, mürekkep daha koyu, bir tarih: 2013 — 21 Kasım.

Vücudumun her hücresi o üç kelimeyle harekete geçti: Elif Akarsu öldü.

Gözlerimi kapadım. İçimden bir ses, kendi yazdığım yeminin bir parçasını hatırlamak ister gibi yankılandı. Eğer bu benim yazım ise... neden hiçbir anım yok bunu yazarken?

Elimdeki fotoğrafın soğuk köşesi tenime yapıştı. Bir adım atmak istedim. Diğer dünyaya bir adım. Ama ayaklarım bar taburesine yapışmış gibiydi. O anda Mete, masanın altından başka bir şey çıkardı—bir zarftan daha ağır, metal kenarlı bir fotoğraf kabı.

Elindeki obje bana doğru ilerlerken barın ışıkları aniden daha sönükleşti. O metal kenar, bir keskinlik taşıyordu; sanki oradan bir karar sesi gelebilirdi. Fotoğraf kabı masanın üzerindeki Elif'in yanına kondu.

Mete bana baktı. Gözlerinde bir şey vardı; korku ile merak arasında bir leke. "Bunlar Argun'un kuralları," diye tekrar etti. "Ve bazen kuralların arkasında kimlerin yattığını öğrenmek için bir bedel ödersin."

Parmağım fotoğrafın kenarına dokunduğu an, barın kapısı gürültülü bir şekilde aralandı. İçeriye giren gölge kısa, keskin bir nefes bıraktı. Herkesin sesi bir anda kısıldı. Kapının eşiğinde durdu; yüksek topuk sesi betonun üzerine bir çentik attı.

Gölgenin ardından gelen üçüncü kişi, paltonun yakasını kaldırmış, yüzünü kısmen gizlemişti. İçeriye girdiği anda birinin adı fısıldandı. O isim, barın içinde küçük bir elektrik dalgası gibi dolaştı: "Argun."

Ve o anda, biri daha fısıldadı; sesi önümde bir ölüm haberi gibi düştü: "O öldü."

Bana doğru uzanan ellerin arasında fotoğraf kaydı. Elif Akarsu'nın yüzü bana daha da yakınlaştı. Adı bir kez daha, bu defa daha yüksek yazılmıştı: ELİF AKARSU — ÖLDÜ.

Nefesimi yutarken, fotoğrafın üzerindeki gözler bana baktı ve ben o anda bir şey daha fark ettim; fotoğrafın sağ alt köşesinde, çok küçük bir not: "Leyla'ya."