NoveliqaBozulmaz Yemin: Kanla Yazılan Söz / Kanla Yazılan El :0%
Log in

Chapter 6

Kanla Yazılan El

Kapı vurduğunda Leyla’nın nefesi cılız bir çığlık gibi boğazında takıldı. “İsyan” kelimesi hâlâ dudaklarının ucunda salıncağa benzer bir ritimle sallanıyordu; odada asılı kalan sesi sanki bir iğneyle patlatılmış gibi söndü.

Elindeki kağıdı dizlerine bastırdı; kâğıdın kenarındaki kurumuş kan hafifçe pul puldu. Parmak uçlarında metalik bir tat, serçe parmağının yanında ince bir titreme. Kapı tekrar çaldı — daha aceleci, daha ısrarcı.

Kalbi torba gibi sıkıştı. Kağıdı gömüldüğü gibi battaniyenin altına sürükledi, rengi gece mavisi halının karanlığıyla karıştı. Kapıya yürürken ayak tabanlarını hissedemiyordu; her adım pabuçlarıyla zemin arasındaki temasın bıraktığı soğuk bir hatırlatmaydı.

Kapıyı açtığında karşısında, yorgun bir yüzle, üniformasız ama ceketinin cebine bir kartpostal sokmuş bir adam duruyordu. Komşu mu, kargo görevlisi mi, yoksa daha kötü bir şey mi — anlaşılmaz gıcırdayan bir merdiven gibi bekliyordu.

“Leyla Hanım, üzgünüm rahatsız ettim,” dedi adam, sesi pürüzlü ama kibar. “Apartmana bir ilan bırakmam istediler. Gece nöbetiyle ilgili bilgilendirme. İmzalamanızı rica edecektim.”

İmza. Sözcük kapının eşiğinde bir çelme gibi takıldı. Kağıt... imza... kalem. Elindeki battaniyenin altında gömülü olan şeyle arada bir köprü kurdu. Gözleri adamın yüzünde durdu; kırışık bir alaycı çizgi belirdi kanadında, fakat o gülümsemedi.

“Tamam,” dedi Leyla, sesinin komşu kapısından gelen ışık kadar sessiz çıkmasına şaşarak. “Hemen geliyorum.”

Adam başıyla hafifçe onayladı ve sopalanmış ayakkabılarının sesi geri çekildi. Kapı kapandığında Leyla bir an daha durdu, sonra battaniyeyi hızla açtı. Kağıt yerdeydi; kan lekesi geceye benzeyen bir leke halinde kurumuştu, kenarı hafifçe yakılmış gibi sararmış.

Masanın üstündeki lambayı açtı. Sarı ışık, kâğıdın damarlarında gezinen harfleri ortaya çıkardı. Her harf bir çentik; kurşun kalem değil, mürekkep değil — biraz kalın, bir yerden sonra akmış ve tekrar donmuş gibiydi. Yazının eğimi sola doğru bir çekintiyle düşmüştü; bazı ‘l’lerin tepesi titrek ve uzun, ‘y’lerin kuyruğu sol tarafa doğru ince bir spiral yapmıştı. O spiral — o küçük, inadına tek başına dalan kuyruk — Leyla’nın iç kemiklerinden tanıdı.

Gözleri doldu; anı değil, tanışıklık. Bir el hareketi geldi içinden, sanki yıllardır kendini görebilen başka bir kişi tarafından kontrol edilen bir kukla gibi. Kağıdı kaldırdı ve burnuna sıcak, keskin bir koku çarptı: çamaşır suyu değil, demirin yoğun ve eski kokusu. Kan.

Bir anlığına çocukluğuna sıçradı: okul defterlerinde sınav kâğıdına yazdığı acele notlar, kuyruklu bir ‘y’ yaptığı için öğretmenin alaycı bir bakışla başını sallaması. Kütlesi küçük, görünmez bir işaret. O işareti, kendi eliyle defter kenarlarına karaladığı bir yıldızın yanındaki kıvrımı, unutmazdı. Şimdi burada, aynı kıvrım.

Annenin parmaklarının resmini çizdiği bir an. Küçük bir dürtü, parmaklarının ucunda çözüldü — yazıya daha yakın olmak için kalemi aldı ama durdu; elindeki kalem soluktu, onun kalemi değil. Küçük bir delilik dalgası, kaşlarını yukarı çekti: Bir insanın kendi el yazısını tanıması, kendi elinin kendisini tanıması gibiydi; birbirini gören iki yabancı.

Aklına kızgın bir ses üşüştü: Hatırlamıyorsun. Hatırlamıyorsun. Bu ses bulanığın kenarında, kâğıdın kıvrımında bir dalga gibi yankılandı.

Masaya oturdu. Dizleri titredi. Bir sigara yoktu; sigara içen Leyla çok uzak bir yerdeydi artık, bırakmıştı. Elleriyle kağıdı düzleştirirken parmak uçlarının altında mürekkep pürtükleri vardı; o pürtükler ne kadar eski olabilirdi? Kurumuştu ama taze bir şey de vardı — iz bırakan sıcaklık gibi.

“Bu benim... değil,” fısıldadı kendi kendine, ama kelime havada ezildi. Ağzından kaçan bir çözüntüydü o. Sonra bir diğer duygu, daha ince, daha ısrarlı; “Bu... benziyordu.”

Kendini test etme ihtiyacı, hayatta kalmak kadar acil geldi. Kalemi masanın çekmecesinden buldu; ucunu hafifçe kağıda bastırdı. Elinin hareketi ilk anda yabancıydı; sonra bir örümcek gibi örecekmiş gibi hızlandı. Yazdığı harfler beklenmedik bir biçimde o kâğıttaki çizgilere yürüdü; ‘l’ler uzadı, ‘y’ler sola doğru düştü, noktalı ‘i’yi sağa eğip koydu.

Kalem ucundan kağıda düşen mürekkep çizgileri, tıpkı tanıdık bir melodinin notaları gibiydi; her nota bir anıyı çağıracakken çalınmayan bir şarkı gibiydi. Elinin bilişi vardı ama beynin orada değildi; hareket, yılların öğrendiği bir ritüeldi — gövdesel hafıza. Kağıdın üzerine yazdıkça bir tüy gibi bir şey sıyrıldı: otomatik refleks.

Bitirdiğinde geri çekildi. Yeni yazdığı kelimeyle eski yazı yan yana duruyordu. Sanki iki yansıma, aynı ayna içinde birbirine bakıyordu. Kenarındaki kıvrımlar, çentikler neredeyse kusursuz bir eşleşme gösteriyordu. Small ayna parlaklığıyla sarsıldı.

Gözleri bağlı bir ağrıyla dardı. Sözcükler toplandı ama anlamları kaçtı. “Eğer bu benim yazım...” cümlesi boğazındaydı, kalbinin attığı ritmi adım adım izliyordu. Parmaklarını yüzünde gezdirdi; alın, şakak, kulak arkası—bir an önce bulanıklığı yakalamak istiyordu.

Bir telefon titredi. Ekranda isimsiz bir numara. Birdenbire elini cebine götüremez oldu; sanki pantolon içinde kaybolan bir şey. Titreşim bıraktığı ritimle bir tehdit gibi dans etti. Sonra sildi. Arayan geri çağırmadı.

Dışarıdan muhtemel bir araba korna sesi geçti. Üst katta bir televizyonun düşük sesi. Dünyanın normal ritmi, Leyla’nın etrafında çürük bir çember çiziyordu ama onun içi kırılgan bir cam sanki.

Kâğıda tekrar baktı. Mürekkebin geçtiği yerlerde ıslak bir parlama vardı; daha önce hiç dikkat etmediği minik bir imza — iki harfin üzerine sıkışmış bir çarpı işareti gibi. Bu küçük işaret, çocukluğundan kalmış bir oyuna benziyordu; kendi adıyla bir şifre. Annesi, Leyla küçükken ona “Küçük çarpı-burun” derdi. Bu işaretin orada olmasını açıklayacak tek kişi, onun çocukluğunu bilen genç kadındı.

Yüzünde sıcak bir terleme yükseldi. Anıların kenarındaki bulutun arkasından ufak resimler kaydı: bir barın arka odası, bir şişe, bir kapı anahtarı, ay ışığının pencere camında kırpılması... ama hepsi tek tek bir parmakla silinmiş gibiydi. Geceden kalan boşluk derin, tam bir yutkunuştu.

“Peki ya uyandığımda?” dedi sessizce, kendi kendine bir savunma olarak. “Birileri bana söylediyse? Birileri benim el yazımı kopyaladıysa?”

Aklı düz mantık oyunlarına kaçmak istedi; sahte yazı, manipülasyon, psikolojik tuzak. Fakat gözleri, iki harf arasındaki baskı farkını ölçerken bir başka gerçekliği itiraf ediyordu: bu baskı, yazı yazarken kalemin elinde bıraktığı bir iz. Başka biri nasıl o baskı ince çizgilerini, o hafif eğimi, o yanlış noktalama yerini bilirdi? Hele o küçük çarpı-burun?

Leyla derin bir nefes aldı. Göğsünde bir ağrı yanıyordu; eskiden ameliyat izleri yokmuş gibi ama şimdi her nefes bir test gibiydi. Bir an için bedeninden ayrılıp tavana bakmak istedi; tavan lambasının içi boş bir güneş gibi yanıyordu.

Kendi kendine bir film çekmiş gibiydi: görüntüler donuyor, geri sarılıyor, bazen hızlanıyor... O geceyi hatırlamamak artık bir zafiyet değil, çeşitli olasılıklara açılan bir kapıydı. Nasıl kapandı? Kim kapadı? Ve eğer kapatan o geceyi kendi eliyle yazdıysa, neden kendi zihni ona o yazıyı teslim etmiyordu?

Masanın çekmecesini karıştırdı; içinde eski reçeteler, bir zımba, annesinden kalan küçük bir toka. Tokayı parmağıyla çevirirken bir söz çıktı ağzından, düşman değil de bir dosta söylenen bir itiraftı sanki: “Ben bunu yazmadım... yada yazdım ama bilincim kapatıldı.”

Hafif bir ses işitti arka koridordan; komşunun kapısı açıldı. Ayak sesleri yaklaşırken Leyla kâğıdı rulo yapıp iç cebine koydu. Göğsünde bir ağırlık vardı, ama siyah bir köpek gibi sokulmuştu cebin içindeydi.

Kapı tekrar çaldı — bu sefer daha yumuşak, daha tanıdık. Leyla’nın elleri otomatik olarak cebine gitti. Kalakaldı. Dışardaki ses, seni yavaşça avuçlayacak bir tuhaflıkla bekliyordu.

Kapıyı açtığında, bu sefer yüzünde tanıdık bir gülümseme olan bir kadın duruyordu. Kübra. Hastanedeki gece nöbetinden kaçan, Leyla’nın kahvesine her zaman üç şeker koyan Kübra. Saçını gevşek bir topuzla toplamış, yüzünde uykusuzluğun çizgileri ama gözlerinde bir sıcaklık vardı.

“Leyla, seni dışarıda görmedim, inmiş miydin?” dedi Kübra. “Duydum bir ses, korkma… Sana bir şey olacakmış gibi geldim.”

Leyla, Kübra’nın gözlerindeki soru işaretine kalakaldı. O an Kübra’nın dizginlenemeyen merakı, Leyla’nın sakladığı kâğıdın ağırlığını meşrulaştırdı. Küçük bir yalan, acil bir yalan, zararsız bir yalan kurmalıydı.

“Evet, sadece rüzgâr,” dedi Leyla, sesi çarpışan iki duygunun arasında kırılgan. “Bir şey yok. Çıkıp çay içelim mi? Gece nöbeti ne getirdi?”

Kübra kapı eşiğinden içeri girerken Leyla’nın aklı yine kâğıda dönüştü. Kübra bir sandalyeye çöküp çantasını yere bıraktı; cebindeki bir anahtar zinciri çıngırdadı. Konu çaydan türetei, nöbetten konuşuldu; Kelimeler çekiştirilmiş et parçaları gibi masaya bırakıldı. Ancak Leyla’nın dikkatinin hepsi cebindeki küçük rulo içindeydi.

Konuşma arasında Kübra gözlerini Leyla’ya dikti, bir soru daha sordu, ama sanki başka bir dildeydi: “Sen... geçen hafta ne dedin bana? O yeminden bahsetmiştin, değil mi? Hala o sözde misin?”

Leyla birdenbire yanaklarında tuzlu bir his hissetti; hatırlamak istemediği bir yemin, verdiği bir söz, ve o sözün ağırlığı. Cevap vermek ağzında bir çakıl taşı gibiydi.

“Evet,” dedi Leyla, kelimelerden birini diğerinin üstüne koyarak. “Hala... ama —”

Ama derken Kübra’nın bakışı bir anda değişti; kibarlık kenarından düşerek merakın sivri ucuna büründü. “Leyla, yüzünde bir şey var. Beni affet ama... sanki bir şey saklıyorsun.”

Saklıyorsun. Sözcük odanın içinde dolandı, yavaş bir boğulma sesi gibi. Leyla Kübra’ya bakarken cebindeki kâğıdın soğukluğu avuçlarını delmedi ama içini deliyordu.

Kübra kalktı, çantasını topladı. “Tamam, uykum var ama seni merakta bırakmam,” dedi. “Yarın öğle molasında konuşuruz. Eğer bir şeye ihtiyacın olursa ara. Tamam mı?”

“Tamam,” dedi Leyla, sesinin kıyıda kalmış bir onayı vardı. Kübra kapı aralığından dışarıya çıktı, ayak sesleri uzaklaştı. Kapı kapandığında ev bir anda daha sönük bir yer oldu, Kübra çıkarken arkasında bıraktığı koku — yemek, ter, sabun — yerini kanın kokusuna bıraktı.

Leyla kapıyı kapattıktan sonra masanın başına geri oturdu. Cebindeki ruloyu tekrar çıkarırken parmakları titredi; kâğıdın kenarındaki kurumuş kan tozdan daha kabaydı. Yine baktı, harflerin dansını izledi. Her harf, sanki bir parmak izi gibiydi; benzersiz, kopyalanması zor.

Kendi kalemini eline aldı. Bu kez yalnızca bir kelime, sadece bir kelime daha denemek istedi. Yavaşça yazdı: isim. Sonra durdu. Gözlerini kapadı.

Mekânın içindeki hava yoğunlaştı. Leyla düşündü, düşünceleri birer küçük kıvılcım gibi çakıyor, sonra sönüyordu. Bir soru dilinin ucuna yapıştı ve geriye çekilmedi. Sanki bir buz tabakasına bir çentik atılmış, oradan su damlacıkları gitgide büyüyordu:

Eğer bu benim yazım ise... neden hiçbir anım yok bunu yazarken?