NoveliqaBozulmaz Yemin: Kanla Yazılan Söz / Mert Argun'un Gelişi :0%
Log in

Chapter 3

Mert Argun'un Gelişi

Soru yüzüme çarpıp vantilatör gibi döndü. Aklımın arka kapakları bir kez daha çarpıp kapandı; içimdeki bazı odalar karanlık kaldı. Dışarıda yaz güneşi ağır bir örtü gibi kasabayı bastırıyordu, ama benim göğsümdeki soğuk öyle bir eser bıraktı ki sanki bütün yazı bir anda kışa çevirmişti.

Ayaklarım hastane koridorunun cilalı zeminine yapıştı. Ayak tabanlarımın üzerinde yürümek, nefes almak, birisine cevap vermek — hepsi birer karar haline gelmişti. Hemşire odamızın kapısına çarptım; kapı ardındaki hapşıran kolonyanın keskin kokusu, antiseptik ve çay karışımı. Güçlü, bildiğim bir rutin; iki derin nefes, elleri yıkamak, panikle değil görevle hareket etmek.

"Leyla, her şey yolunda mı?" Gülhan'ın sesi koridordan geldi. İki yıllık meslektaşım; konuşurken gözlerinin kenarındaki çizgiler daha sertleşiyordu bugün. Merak değil; beklenilen bir vazife için bir aksaklık hissediyordu.

"Bir dakika," dedim. Sesim cam gibi ince, kırılgan bir notaya dönmüştü.

Bir şüphe, içimde kıvranırken kapı camından dışarıya baktım. Kasaba meydanı görünüyordu; çınar ağaçlarının gölgesi yolun iki tarafına dökülmüş, minibüs yanaşacakken eski gazete tezgâhının sahibi sakince dumanını üfliyordu. Uzaktan bir motor sesi geldi; önce çatıların arasında yankılanan hafif bir uğultu, sonra lastiklerin asfaltı ıslatır gibi bir tıkırtı. Kafam bir saniyeliğine bembeyaz oldu.

Minibüs değil, siyah bir cipti; cilası güneşi yansıtıyordu, camı aynalar kadar koyu. Yanında üç siyah takım elbise, kulak içi cihazlarıyla göz gezdirip insanları ezip geçen bir disiplin. Arabanın kapısı açıldı; çarpıcı bir sessizlik çöktü sokakta, fısıltılar bir rüzgâr gibi yayıldı.

O geldiydi.

Çok az insan bana bakıyordu; herkes ona bakıyordu. Ben de baktım, istemeye istemeye, içimde seyrüsefer bozulmuş bir pusula gibi. İnişi ağır ve düşünülmüştü; dünya sanki onun etrafında daha yavaş dönüyordu. İlk bakışta yontulmuş bir yüz, mahcup bir taş heykeli gibi — ancak gözleri bambaşkaydı. Gözlerinde kasabanın eski taş duvarları kadar sert, ama aynı zamanda derin bir akarsu gibi bir şey vardı; bakarken dibe iniyordunuz, ama dibini asla göremiyordunuz.

Ellerinin birinde deri eldiven, diğerinde elinde bir zarf vardı; zarfın kenarından sarkan mühür kırmızı bir damgaydı. Zarfı küçük bir ritüelle cebine koydu. Bu ritüel kasabada yankı yaptı; herkes anlam veremez bir saygıyla geri çekildi.

Gülhan arkamda nefesini tuttu. "Leyla?" fısıldadı, ama ben duymazdan geldim. Kalbim yavaşça, mantıklı olamayacak kadar düzenli bir ritimde çarpmaya başladı.

Mert Argun.

Adının sokaklara düşmüş haliydi; bir şaka değil, resmi bir siluetti şimdi karşımda. Kasabanın büyük işadamı, mirasın ta kendisi, paranın gölgede kalan yüzü. Haberlere, dedikodulara, gecenin kirli fısıltılarına sıkıştırılan bir isimdi. Ama adı, o zarfın kırmızı damgası gibi bir şey — anlamı olan, açıldığında yara bırakacak bir şey.

Bir adım attı; ses adımlarıyla değil, atmosferle yayıldı. O adımın görünmez bir yankısı vardı. Yanındaki belediye başkanı kılı kırk yarıyor gibi gülümsedi, ama gözleri o gülümsemenin altında donuk bir korkuyla karşılık veriyordu. Mert, şehrin üzerindeki o çatı taşı gibi davranıyordu: ağır, yerinden kaydırılacak gibi durmayan.

İlk sözünü duydum; sesi ipekli bir kamçıyı harekete geçirir gibiydi. "Herkese selam," dedi. Her kelimeyi tartarak koyuyordu. "Yeni projeye başlamak için geldim."

Proje. O kelime kasabada kök salmış korkuların dilini büküyordu. Proje rantsa, proje güç kaymasıysa, proje eski yaraların yeniden açılmasıysa... Herkesin üzerinde bir umut ve bir endişe dalgası oluştu. Fısıltılar bir anda daha da arttı. Bense parmak uçlarıma kadar donmuştum.

Mert etrafa bakarak yürüdü; bakışı bir sondaj gibi insanları delip geçti. Sonra durdu. Durduğu yer, tam benim hastanenin ana girişinin yanıydı. Gözleri kalabalığı taradıktan sonra bir an dondu; başı hafifçe yana eğildi; sanki bir şarkının tanıdık bir notasını bulmuş gibiydi. O nota benim üzerimdeydi.

İçimde soğuk bir şey kıvıldı; adı varmış gibi, bir dokunuşun izi gibi. Mert bana bakınca, tüm vücut ağırlığımı hissettim; ayaklarımın altından bina kayıyordu. Derim altındaki damarlarım bir rüzgârın altında kurumuş bir yaprak gibi titredi.

Kalabalığın arasından bir çocuk, meraklı bir gözle ona bakıp el salladı. Mert kafasını çocuğa doğru eğdi; ifadesi aniden değişti, bir sıcaklık çizgisi belirdi yüzünde. Bu küçük hareket, beni daha da tuhaf bir halet-i ruhiye sürükledi: bana dokunmuş ama soğukluğunu koruyan bir el gibi. O an, onu hiç de yalnızca güçlü bir işadamı olarak göremedim. Bir şey daha vardı — geçmişle havalanmış bir izdüşüm.

Mert bana doğru yürümeye başladı. Yürümesi planlıydı, adımları hesaplı, çevresindeki insanların ritmiyle çakışan bir marştı sanki. Birinin kalbine hedef seçilmiş bir ok gibi. Yanımdaki hemşire tezgâhının üzerindeki çay bardağını istemsizce bıraktı; camın titremesi minik bir panik dalgası başlattı.

"Bay Argun," dedi belediye başkanı, boğuk bir cümleyle; fısıltı hâlâ hava dalgasında sürünüyordu. "Hoş geldiniz."

Mert başını hafifçe salladı. "Hoş bulduk," dedi. Sesi yine bir kestirme ip. "Özellikle seni görmek istedim," diye ekledi. Herkesin yüzü aniden Leyla'nın üzerinde toplanmış bir projeksiyon aygıtı gibi bana doğru eğildi. "Hastanedeki hemşire Leyla Akarsu."

Adımı ağızdan çıt çıkmadan çıkmış bir taş gibi hissettim. Havadaki klorlu kokudan daha keskin bir şey vardı: namlunun ucunda bir isim. Kalbim göğsümde tokatlandı, eşikteydim. Leyla... ben.

Kulağımdan kan geçti. Gülhan yüzüme baktı, gözlerindeki soru işareti derinleşti, ama ağzını açmadı. "Evet," dedim, nefesimi yutarak. Sesim, koğuşta sedyelerin metal çarpışmasını fısıldayan bir tınıya benzedi.

Mert yaklaşık iki adım daha attı; koruması arkasından sakin adımlarla yürüdü. Yanıma kadar geldiğinde aramızda yavaş bir elektrik boşalması oldu: çarptı ama bir kıvılcım değil, bir hatırlayıştı. Gözleri tam önüme dikildi; gözbebekleri bir çift küçük mürekkep lekesi gibi, ama içinde bir şey kıvrılıyordu — merak değil, tanıma.

"Akarsu," diye mırıldandı. Kelime havada asılı kaldı, sonra bir yay gibi toparlanıp kapandı. Tuhaf bir sıcaklık yüzüme vurdu; alnımdan ter çıktı. Ellerim cebimdeydi ama avuçlarım terliydi; kağıt gibi sırılsıklam.

"Size nasıl yardımcı olabilirim?" dedim, mesleki bir refleksle. Her kelimeyi profesyonellik maskesiyle örtmeye çalışıyordum. Ama maskeyi tutan ipler incecikti ve zaten benim olduğumu bilen bir el tarafından kolayca çekilebilirdi.

Mert gülümsedi; gülüşü dişlerini ısıtmıyordu, daha çok planlanmış bir hareketti. "Yemini hatırlıyor musun Leyla?" dedi. Sözün havada patlamasıyla, herkesin nefesi kesildi. Yemini. O kelime benim kemiklerimin arasından geçmiş bir tür kelepçe gibi takıldı. İçimdeki karanlığın bazı kapıları titreyip açık kaldı.

Yemin… kelimesi, yazılı bir şeyden çok daha fazlasıydı benim için. Gece yarısında keşfedilen bir imzaydı; el yazısıyla çizilmiş bir hatıra. Yazıyı bilen kimse yoktu — ya da biri biliyordu da benim bilmediğim bir yüzle.

"Kimse bilmemeli..." diye mırıldandım, kendi kendime. Sözlerim bir dua kadar zayıftı. Mert eğildi, sesi kulaklarımın eşiğine gelince bir koku yayıldı: tütün, bergamot, bir şişenin dibindeki eski şarap. O koku, zihnimin bir köşesinde birden fark ettiğim bir görseli uyandırdı; bir el, kağıt üzerinde kırmızı bir damga, parmaklar.

"Senin el yazını gördüm," dedi Mert. Sözleri bir test, ince bir iğnenin ucunda duruyordu. "Ve emin olmak istiyorum. Birlikte konuşmak zorunda değiliz; yalnızca bakmak bile yeterli."

O an dünya daraldı. Her ses, her adım, her çınarın sallanan dalı, onun ağzındaki iki kelimenin temposuna göre yeniden düzenleniyordu. İnsanlar bizim etrafımızda silik bir çember çiziyordu. Ben istemsizce geri çekildim, ama ayaklarım yerden ayrılamıyordu; eski bir mıknatısın çekirdeğindeydim sanki.

Yüzümde bir sıcaklık yükseldi, gözlerim bulanıklaştı. Hatırlamaya çalıştığım bir gece vardı — bir kelime, bir imza, bir el. Hafızam, bir rüzgârla savrulmuş pullar gibi, parçalanmış. O an burnuma hastanenin klorlu isteğini hatırlatan; ama altında, tozlu bir salonda yanık kahve ve sigara kokusu vardı. Mert'in nefesiyle gelen o koku, hafızamdaki bir resmi titrek biçimde aydınlattı.

Göz göze geldiğimizde kalbim aniden düz bir çizgi gibi gerildi. İçimde biri bir düğmeye basmış gibiydi. Hepsi birer anımsama olmadan dizilmiş kapılar gibiydi; biri açılıyordu belki, ya da kapalılığını perçinliyordu.

Mert yüzüme daha yakınlaştı; bakışı sabit, bekleyiş dolu. Çok az konuştu. Sadece başını hafifçe yana eğdi, adımı ağzında nazikçe çevirirken gözleri bir anlığına çok tanıdık bir şey gösterdi — bir an, sanki geçmişin bir fotoğrafı göz kırptı.

Neden titredi ve gözleri neden tanıdıktı?