Chapter 2
Kapı çalmıştı; üç hızlı vuruş, sonra durdu—tıpkı nefesimin atlayıp kaldığı an gibi.
Avucumun içi terlemiş, parmak uçlarımın az önce tuttuğu boş dosya hafifçe titredi. Dışarıdan gelen ayak sesi uzaklaştı, ama koridorun floresanlarının uğultusu içinde o üç vuruş hâlâ kulaklarımda ziline benzer bir yankı bırakıyordu. Kalbim kaburgama çarpıyordu; nabzımın sesi, hastanenin gece yarısı saatlerinde daha yüksek, daha kabalaşıyordu.
Kapıyı açmaya elimi kaldırdım; bir saniye durdum. Kapının kenarından koridoru süzdüm: loş ışık, tek başına nöbetçi bir hemşire bir sandalyede uyukluyordu, masanın üstündeki çay termosundan taze demlenmiş çay kokusu yükseliyordu. Ama benim dikkatimi çeken şey ayakkabı izleriydi—arka kapıya doğru kaybolmuş yağmur izleri ve siyah bir topuk sesi.
Kapı zili ikinci kez çalamadan araya bir adam girdi; siyah bir palto, yakası çeker gibi kalkmış, boyu kısa ama duruşu zarftı. Nefesi soğuktu; paltonun kumaşından şehir mermeri gibi bir kuruluk yayıldı. Elinde küçük, kırmızı bir mühürlü zarf vardı.
"Akarsu Leyla?" diye sordu; sesi, bir kayadan akan su gibi soğuk ve ölçülüydı.
Adım kendi ağzımdan küçük bir hışırtıyla çıktı. "Evet."
Adam elindeki zarfı uzattı; parmaklarının hareketleri terbiye edilmiş bir tehdit gibiydi. Mührün üzerinde ince bir amblem vardı—iki armanın üst üste geldiği, ince bir ak saçlı harfin etrafını çeviren bir halka. O amblemi gördüğüm an nefesimin arasından ince bir buz parçası geçti.
"Açmayın mı?" diye sorarken kendi sesim dahi yabancı geldi. Zarfın kenarına parmağımı değdirdim; sıcak değildi, ama içinde bir şeyin pırıltısı vardı—kağıdın hışırtısı, mürekkebin kurusunun arkasında saklanan bir korkunun kıvılcımları.
Adam başını çok az salladı. "Bunu yalnızca siz açacaksınız. İçinde bir isim var. Korunacak isim."
"Korunacak..." Kelime ağzımda yürüdü, arkadan gelen gölgesini hissettim; yeminimden çıkan bir ses gibi. O yemin—kanla yazdığım söz—kulaklarımı tekrar çınlatırken, zarfın mührü tıkırdadı; harfin kıvrımı bana tanıdık bir huzursuzluk hatırlattı. Çok eski bir fotoğrafın köşesinde gördüğüm bir rütbenin yansıması gibiydi.
"Kim gönderdi?" diye sormak istedim. Sormak bir nevi güven istemekti; ama güven, en azından benim için, parayla ya da imza ile satılan bir şey değildi.
Adam omuzlarını silkerek bir sokak lambasının ardında sakladığı bir gülüş gönderdi. "Talimatlarla birlikte geldi."
Gözlerim zarfın kırmızı mührüne takılı kaldı. Parmağımı onun kenarına bastırdım; mühür çatladıktan sonra açtım. İçindeki katlanmış kağıdı yavaşça çıkardım; ellerimin titremesi imla hatası değil, bir savaşın habercisiydi. Kağıt, resmi bir formdu: üst köşede bir kurum mührü, altında birkaç satırda sert, kısa cümleler.
"Korunacak isim: —" ve sonra, büyük harflerle, bir soyadı.
ARGUN.
Haritayı bir anda karanlık kapladı. Argun. O isim, şehrin gökdelende parlayan camına yazılmış bir tehdit, bir kartvizit, bir bildiri gibiydi. Argun ailesinin rütbesi, herkesin ağzından düşürmediği ama herkesin gölgesinden ürktüğü bir kelimeydi.
Nefesim kesildi. Kalemle yazdığım yeminin mürekkebi zihnimde taze bir iz bıraktı; kendi el yazımın eğrilerinde, o sözün mimarı olduğumu biliyordum. Kendimi koruma vaadiyle, bir ismi siper etmeye yemin etmiştim—bir ismi. Şimdi o ismin Argun olduğunu okumak, yüreğime bir ağırlık yerleştiriyordu.
"Argun mu?" dedim, kelimelerimde soru değil suçlama saklıydı.
Adam yüzünde bir gölge oynattı, gözlerinin kenarında ince çizgiler belirdi. "Evet."
"Bu… hangisi?" Elimdeki kağıtta sadece soyadı yazılıydı; isim kısmı boş bırakılmıştı. Bir hata mıydı, yoksa kasıtlı mı saklamışlardı?
Adam cebinden küçük, pürüzsüz bir kart çıkardı. Kartın köşelerinde aynı amblem daha küçük hallerde işlemliydi. Kartın üzerine ince bir el yazısıyla bir saat ve bir yer not edilmişti. "Bu akşam üçte. Buraya gelin. İçeri girmeyin; adını ve yüzünü sadece koruma emrini veren kişi söyleyecek."
Kalbimde bir düğüm çözülmedi, daha da sıkıştı. Argun adı etrafında bir çember çizdim; içinde ne tür bir mahremiyet, ne tür bir tehlike saklıydı? Argun ailesi, şehrin kan damarlarını avuçladığına inanan insanlardı; gücü paradan, korkudan, karanlıktan gelirdi. Bir Argun'u korumak—bir Argun ismini savunmak—benim yemini bağladığım şeyse, bu işte bir tuhaflık vardı.
"Neden ben?" diye sordum. Bu sorunun kendi yeminimle, kendi yüzümün karanlığıyla bir ilgisi olması gerektiğini biliyordum. "Ben… ben kimden koruyorum?"
Adam bana bakarken bir şeye işaret etti: "Yemin, yemin ister. Siz o yemini yazdınız. Kurum, gereken korumayı size verdi. Ne olduğunu bilmenize gerek yok. Sadece koruyun."
"Sadece koruyun." Sözler havada taş gibi patladı. Sadece. O "sadece"nin içine kaç cesaret, kaç ihanet sığıyordu? Kendi el yazımla yazdığım sözü çiğnemek, ya da onu kullandırmak… iki ayrı ölüm gibiydi.
Kartı cebine koyarken adamın gözünde bir sıcaklık belirdi; tıpkı bir avcının, avını tahta bir sandığın içine doldurmadan önceki kısa tebessümüydü. "Bu iş senin için bir başlangıç olabilir, Leyla Hanım. Ya da bitiş."
Adını söylememişti ama kulağından geçen kelimenin gölgesi uzun ve derindi. Başlangıç mı? Bitiş mi? Kimin için?
O anda arka koridordan bir anons yayıldı; anons, yoğun bakımda bir değişiklik olduğunu bildiriyordu. Sesin bitiminde koridorun ucunda bir sedye hızla kaydı; üzerinde alev gibi siyah saçlı, yarı kapalı bir yüz vardı. Hemşirelerin telaşlı fısıltıları, tıpçının ölümcül sakinliği… ve bir isim daha: "Argun?" biri mırıldandı, sonra sustu.
Adam gözlerimi süzdü. "Gidin, bakın. Bu gece her şey netleşecek." Ve sonra kapı eşiğinden dindar bir kibarlıkla başını eğdi ve kayboldu; topuklarının sesi bir kılıç biti gibi yavaşça geriye doğru indi.
Kapı kapandıktan sonra elimdeki kağıdı dürttüm. Argun soyadı, üzerime bir eldiven gibi geçiyordu. İçeriğinde gizli bir çocukluğun anıları vardı—kulübede çekilmiş siyah beyaz fotoğraflar, parçası kopmuş bir madalya, benden çok öncekilerin bıraktığı kan lekeleri. Kendi el yazımın kıvrımlarının içinde bir bilinç vardı: ben yazmıştım o yemini. O yemin şimdi bir Argun'u korumamı istiyordu.
Hastalığın tekil kokusu, çamaşır suyu ve kanın ağır notaları; odamın içi bu kokularla doldu. Ambulans sirenleri uzaktan keskin bir haykırış gibi geldi. Böyle bir çağrının karşısına nasıl dikilirdim? Ben bir hemşireydim, küçük kasabadan gelmiştim; yeminim insanları korumak içindi. Ama Argun—Argun, şehrin parmaklarını tökezlettiği bir ailedi. Onlara hizmet etmek mi, yoksa onlardan biri için canımı koymak mı? Yeminlerim arasında sıkışmıştım.
Dosyanın kenarına basılı bir başka not düştü. Küçük, neredeyse okunmayacak bir el yazısı: "Geçmişini hatırladığında ne yapacağını bileceksin. Şimdilik sadece koru."
Geçmiş. Hafızamın kenarlarında bir boşluk vardı; o gece, bir pus gibi, anılarımın arasını dolduruyordu. Gözlerimi kapattım; yeminimi yazdığım gece, kalemimin ucundan dökülen o koyu mürekkebin ılık tadını hatırlamaya çalıştım. Kan mıydı, mürekkep mi? Her seferinde çizgiler bulanıklaştı, yüzler karardı. Bir parçanın kapısını kapatmıştım—çünkü hatırlamak acı veriyordu. Ama şimdi bir soyad, bir "Argun" o kapıyı zorlayacak kadar güçlüydü.
Çıkıp gidip nöbetçi masasına doğru yürüdüm; hemşire Buse çayını son bir yudumda tüketiyordu. Gözleri yorgun, ama dikkatliydi. Ona zarfı gösterdim; Buse hızlıca okumaya çalıştı ama yüzü aniden dondu.
"Argun mu?" diye sordu, sesinde biraz da hayret.
"Artık bizim korumamız mı oldu?" diye sordum. Tırnaklarım kağıdın kenarını çizdi.
Buse gözlerini kaçırdı. "Argun ailesi… şehirde… herkes bilir. Onlar parmakların arasında kum gibi…."
"Seni tanımıyorlar mı?" Buse'nin dudaklarının arasında düşen kelimeyi tuttum; bilemediğim bir suçluluk hissiyle.
"Tanırlar," diye itiraf etti Buse. "Mert Argun, istersen duymamış olamazsın. Gazetelerde, projelerde, yardım kurumlarında. İnsanların diline düşen bir isim."
Mert Argun. O ismi söylemek ağrı veriyordu; sanki bir düşman adını ağzıma almak gibi. Buse devam etti: "Mert Argun, ailesinin ikinci nesli. Genç, acımasız, iş bitirici. Ama bizim hastane ile yakınımı vardır; onlar gelir, parayı bırakır. Gelir, giderler. Fakat böyle bir koruma… bu farklı."
Buse'nin sesi bir yorgan gibi üzerime indi; hem sıcak hem de ağdalı. "Senin yeminini yazan kimdi Leyla? Bunu bilmeli miyim?"
Başımı salladım ama yalan söylemeyecektim. "Ben yazdım."
Söylediğim cümle koridorda yankılandı; bir camın kırılma sesi gibiydi. Buse'nin gözleri şaşkınlıkla büyüdü. "Sen…"
"Benim haberim yoktu," dedim. "İstememiştim böyle bir şeyin içine girmeyi. O gece… ben sadece…"
Sözler ağzımın arkasında takılıp kaldı; bir parça akşam güneşi gibi karardı. Buse eliyle kaşlarımın arasını ovdu. "Dinle, Leyla. Bu şehirde bir soyadı korumak, bir insanı korumaktan farklıdır. Soyadlar güç taşır. Eğer bu işin içinde Argun varsa, sen sadece bir koruyucu değil, oyunu değiştirecek bir piyon olabilirsin."
"Piyon..." Kelimeyi ağzıma aldıktan sonra onu tükürmek hoşuma gitmedi. "Ben yemini tutmalıyım."
"Yemin tutmak başka," Buse bir adım geri çekildi, "yemine hizmet edenin kim olduğuna dikkat etmek başka. Eğer Argun için koruyorsan, yeminini kendi ellerinle bir tekele vermiş olursun."
O sözlerde hak vardı. Kendi yazdığım yeminin, şimdi beni Argun'a bağlaması ironikti; ben yemini bir savunma kalkanı niyetine yazmışken, o kalkanın başka birinin kullanımına verilmesi, bana tuzak kuruyordu.
Saatime baktım. Üç saate bir saat kalmıştı. Karttaki adres, şehrin eski sanayi bölgesine yakın, bir depo binasıydı—çelik kapılar, sinekli pencereler, arka sokak lambasının altında bir çift elin beklediği bir boşluk. "Gideyim mi?" dedim Buse'ye.
Buse derin bir nefes aldı. "Senin kararın. Ama söyleyeyim: Argun ailesiyle işinin ne olduğunu öğrenmek, yiyip içeceğin bir kek parçası değil. Eğer oradaysan, hazırlıklı ol."
Hazırlıklı. Hazırlık, eski kasabamın penceresinden bakan bir kızın göğsünde büyüyen bir kelimeydi; ama şehirdeki hazırlık, başka bir tür silah gerektiriyordu: bilgi, müttefikler, belki bir yalancı tanık, belki de bir kefil.
Kapıdan çıkarken zarfı tekrar elime bastım. Argun. O soyadın etrafında dönen tüm hikâyeler, tüm parıltılar ve kirler zihnimde bir film şeridi gibi geçmeye başladı. Ben bir yemin taşıyıcısıydım; o yemin şimdi bir aileye emanet edilmek üzereydi.
Koridorun sonunda, sedyenin üzerindeki yüz yavaşça bana döndü. Gözleri kapalıydı; ancak bileklerindeki damarlar, altındaki monitörde ritmik bir çizgi çiziyordu. Bir hemşire, adını kontrol ederken dudaklarını arka arkaya oynattı ve sonra sanki duymamış gibi kendine çekti: "Soyad şu—" diye fısıldadı, ama sesini kapadı. Herkes birbirine baktı; bir sessizlikte bir kelime daha düşecek gibiydi.
Yine o üç vuruşun yankısı çaldı kulaklarımda. İşte tam o anda kapı aralandı ve bir ses, mahcup ama güçlü, koridorun ucundan geldi:
"Korunacak isim kimdir?"
Soru yüzüme çarpıp vantilatör gibi döndü. Cevap, hangi kapıları aralayacağını bilmiyordum. Bir adın açacağı kapılar bazen ömürleri kapatır; bazen de yeni bir cehennem başlatır.
Peki bu ismi koruması istenen adam kimdir ve neden o?