NoveliqaBozulmaz Yemin: Kanla Yazılan Söz / Kanlı Söz :0%
Log in

Chapter 1

Kanlı Söz

Nöbet lambasının tedirgin ışığı koridorun camında keskin bir çizgi oluşturdu.

Monitörün mavi ritmi, geceyi yutan bina boyunca bir kalp atışı gibi yankılanıyordu. Eldivenler kirli bir torbaya atılırken Leyla ellerini yıkadı; su soğuktu, metal gibi. Aynaya bakınca yüzünde beklenenden birkaç gölge fazla vardı — göz kenarındaki ince çizgi, dudağının bir köşesinde hâlâ tutunmuş bir yorgunluk. Parmak uçları hâlâ antibiyotik sabununun kokusunu taşıyordu; o koku, kimi geceler insanın hafızasını yerinden söküyordu.

Çantası zemine indi; cüzdanın fermuarını kapatırken eski bir kırışıklık, cebin içinde bir şeyin düzensizce karışmış izini bıraktı. Nöbet sonrası rutininin bir parçasıydı: ilk çay, sonra evin tek penceresinden görünen sarı sokak lambasına bakmak. Ama o gece, çantanın içinde bekleyen küçük, katlanmış bir kâğıt vardı; dış kenarı kurumuş kan lekesiyle kirlenmiş.

Kâğıdı eline aldığında bir an için dünya sanki daha ince bir perdeyle ayrıldı. Kan kokusu yükseldi; demirin tanıdık, acımtırak keskinliği. Parmaklarının ucunda sıcaklığın bir zamanlar var olduğunu düşündü. Kâğıt nemli değildi artık; lekeler pul pul olmuştu.

Katlantıyı hafifçe açtı. Mühürlü not gibi karşıladı onu: birkaç satır, çabuk yazılmış, bazı harfler birbirine karışmış. Yazının ritmi, arada kendini ele veriyordu — küçük, çabuk bir "y"nin kuyruğu, "L"nin sola doğru atılan garip bir kıvrımı. Leyla gözleriyle tarif edemeyeceği o kıvrımı tanıdı; yıllar boyunca reçetelere, hasta dosyalarına, izin formlarına yazdığı o aynı tuhaf lahikayı.

Nefesi kontrast bir şekilde kesildi. "Bu... bu benim," dedi kendi kendine, sesi mutfağın boşluğunda kayboldu. Sözcükler parmaklarının arasından düşmeyen bir nesne gibi kaldı. Hafif bir titreme başladı, bileklerinden yukarı doğru yayılan ince bir buz.

Kağıdın üstündeki birkaç kelime seçilerek okunabiliyordu, geri kalan bulanıktı; kan, mürekkep gibi çizgileri alıp götürmüştü. İlk cümlede bir isim vardı. İsim—son adın son hecesi açıkça görülüyordu: Argun. Leyla'nın kalbi, o tek heceyle düğümlendi.

Okuduğu satırlar birbirini çağırırdı, unutulmuş bir mührün yeniden basılması gibi. Okurken boynunda bir ipin sıkıldığını hissetti.

"Bu kelimeler kanla yazıldı," diye başladı satır. "Bozulmaz. Ben, Leyla Akarsu, yemin ederim..." Mürekkebin bazı harfleri tanıdık, bazıları ise parmak uçları kadar net değildi. Sonuna doğru, bir ismi korumaya vakfetme sözüymüş gibi kalan bir cümle daha vardı; fakat ismin baş harfi silik, sadece son hecesi—Argun—okunuyordu.

Gözleri istemsizce imzaya kaydı. Orada, karalamalar arasında, daha önce hiç atmadığı bir imza vardı. Harflerin dansında kendi el yazısının küçük kusurları: "L" harfinde bıraktığı boşluk, "y"nin kuyruğunu fazla uzatışı… Hepsi Leyla'ya aitti. Kâğıdın üzerinde kendi adını görüyor, kendi eliyle atılmış bir kelimeyi parmak uçlarıyla izliyordu. Yüreği bir taşın sürüklendiği suyun sesinden önce sustu.

Hatırlayamadı. Hiçbir hatırlama kıvılcımı gelmiyordu. O geceye dair içindeki boşluk, donuk bir gölün yüzeyindeki sis gibiydi. Nasıl yazdığını, neden yazdığını, kime söz verdiğini bilmiyordu. Ama kâğıt söylemese de gözleri söylemişti: bu onun eli.

Yeminin cümleleri küçük bir hapishaneydi. Okudukça, içinde bir koruma vaadi mi yoksa bir tutsaklık mı olduğunu ayırt edemedi. "Koruyacağım" kelimesi tek başına güçlüydü; ama yanında "bozulmaz" yazması, sözü bir kilide çevirmişti. Kilit anahtarını kimdeydi? Kimin parmakları bu kağıdın üzerinde dolaşmış, kanı sürüklemişti?

Bir anlığına camın dışına baktı; yağmur pencerede düzensiz, sinirli noktalar bırakıyordu. Dışarıdaki sokak lambasının sarısı kağıdın lekeleriyle yarışıyordu. Mutfağın saksısındaki kuru biberin yaprakları bıraktığı gölgeler, içindeki düğümü büsbütün büyüttü.

Telefonu eline aldı; ekranında iki mesaj vardı. Biri işten, sıra değişimini teyit eden bir mesaj. Diğeri bilinmeyen bir numaradan birkaç satırlık bir çağrıydı: "Yeminin saklı kalacak. Belgeler el altında." Mesajı gönderen numara koyu ve karanlıktı. Leyla mesajı birkaç kez okudu; sonunda parmağı ekrana kaydı, numarayı sesli aramak için cesaret edemedi.

Kâğıdı tekrar inceledi; mürekkep ve kanın olduğu yerde birkaç harf daha seçilebilir oldu. "Koruyacağım," diye okudu daha net. Ardından bir zaman zarfı mıydı, yoksa şart mı, onu çözemedi. Kağıdın kenarına bakınca, arka yüzünde hafif bir iz gördü—başka bir yazı silikçe orada yıllanmış gibi duruyordu. Arka yüzü çevirdi.

Orada, birkaç satır daha vardı; daha kısa, daha karar verici. "Söz, kanla mühürlendi. İhlal eden cezasını ödeyecek." Harflerin sertliği, el yazısının sakinliğini bozuyordu. Son satırda bilmediği bir isim vardı. Tamamen okunmamak için direniyordu; ama kağıdın ucundaki çizgi, Ar- başlangıcını veriyordu. "Argun" kelimesi yine bir hayalet gibi başını çıkardı.

Soğuk bir nefes gibi geriye çekildi; çantanın fermuarını kapatırken parmaklarının titremesi daha belirgin oldu. Kendi yazısıydı bu, kendi kanıymış gibi duran lekeler ise başka bir hikâye söylüyordu. Hatırlamamak bir suç gibi ağırdı. İçine sinmeyen, eti kemiğini saran bir utanç hissi yükseldi. Hemşire olarak yemin ettiğin mesleğin yukarısında başka bir yeminin gölgesi olması, Leyla'ya iki ağırlık birden verdi.

Kapı zilinin cılız bir sesi, dairenin sessizliğini delen bir ip misali gerildi. Leyla sıçradı; kâğıdı hemen cebine soktu, eline alırken bir parça daha kan lekesi tırnaklarının altına bulaştı. Dış ses, geceyi yavrular gibi tıkanmış bir sesle soluyordu. Kim olabilir?

Pencereden yürüyen kişi siluetini gördü; kısa boylu, kapüşonlu bir adam hızlıca durup sonra dağınık adımlarla uzaklaştı. Adım sesleri ıslak kaldırımda kayıp gitti. Leyla birkaç saniye daha nefesini tutup, sonra kapıya doğru ilerledi. Kalbi kaburgalarına çarpıyordu; her seferinde bu çarpış bir ölçü daha fazla gerçeklik katıyordu.

Mutfakta duran boş fincanı aldı, parmağının ucuyla ağzının kenarındaki revaçta olan tadı yoklamak için bir düşüş yapmak istedi. Tadı metaldi; kan kokusu ağız içinde bir hayalet bıraktı. Telefonu tekrar kontrol etti. Bilinmeyen numara bekliyordu, ama aramak hâlâ bir seçenek değildi. Kapıya doğru yürüdü; kilidi açarken parmaklarının ucu soğuktu.

Dışarıdaki koridorun ışığı yanıyordu; kapı aralığından giren sarı ışık küçük bir sahne oluşturdu. Koridorda iki kişi vardı — biri daha yaşlı bir bekçi benzeri, diğeri beyaz montlu, yüzü gölgede kalmış bir adam. Bekçi yüzünde şaşkınlık ve bir ölçü tedbirle kapıya doğru eğildi.

"İyi akşamlar," dedi bekçi, sesi yorgun ama profesyoneldi. "Komşunuz bir şey bırakmış, yanlış mı anladım diye sordum. Size bir kâğıt verdiler mi?"

Leyla kısa nemli bir gülümseme verdi; elindeki kâğıdı gördüğünü kimse bilmiyordu. "Hayır, kimse bir şey bırakmadı," dedi. Sözcükler kuru, ama kasvetliydi. Bekçinin gözleri onu tarttı; yüzündeki ifadeden bir an için geçmişten kopup gelen bir tanıma geçti; sonra kayboldu.

Gölgeli adamın gözleri Leyla'nın kâğıdına takıldı. Yüzü hâlâ kapüşonla gizliydi; dürtüsü, bir şey arayan hayvan gibiydi. "Yemin mi?" diye sordu ani ve keskin bir tonda. Soru, sahte bir rahatlamayla örtüldü; ama altında bir merak, bir kontrol isteği vardı.

Leyla kalbi atarken kelimeleri tarttı. "Evet," dedi. "Bir tür not. Yanlışlıkla cebimde buldum."

Adam sessiz kaldı. Bekçi araya girip, "Üzgünüm, hanımefendi. Bizim bir şey yok. Sadece sokaktan düştü sanırım." dedi. Bekçi uzaklaştı, adımlarının sesi koridorun sonunda kayboldu. Kapı tekrar kapandı, ama Leyla'nın elinde bir ağırlık kaldı — kâğıdın varlığı.

Leyla kapının aralığını kapatırken adamın sesi arkasından geldi. Sanki kapı koluna yapışmış bir rüzgâr gibiydi: "Kağıdın üstündeki isim okunuyor mu?" Soru gelince yerdeki tüm hava sıkıştı. Soru basit, direkt ve tehlikeliydi.

Leyla elini cebine götürdü ve kâğıdı yeniden çıkarırken parmakları daha hızlı titredi. Mümkünse cevap vermemek isterdi; ama ses, cılız bir davet kadar davetsizdi. Kâğıdın üzerine eğildi; mürekkep, kan ve hafızanın karıştığı satırlar ona bakıyordu. Argun, Argun, Argun—her okunuşta sanki daha netleşiyordu.

Kalbi ağzına gelmişken, kapıdan bir tık daha sert bir ses duyuldu; bir parmak kapıya vurmuştu bu sefer. Leyla kaldırdı başını; adamın gölgesi daha da belirgindi. Kapının arkasından gelen o tek kelime tekrarlandı, daha alçak, daha ısrarcıydı: "Okuyabiliyor musun?"

Tam o anda Leyla dudağını araladı; yutkundu; kâğıdın üstündeki ismin okunup okunmadığını kontrol etmek için son bir bakış attı. Ancak mürekkep ile kanın arasında bir şey daha parlamıştı — imzanın eğrisinde, bir zamanlar tanıdığı o küçük boşluk, adeta bir parmağın bastığı iz gibi.

Kapı tekrar çalındı; bu sefer daha güçlü, daha kararlı.

Leyla parmaklarını kâğıdın kırılmış köşesine bastırdı, kan lekesinin soğukluğunu hissederek. Ağzından çıkacak kelime yüzünde dolanmaya başladı; cevabın hangi kapıyı açacağını bilmiyordu.

Ve tam o sırada, koridorun karanlığından bir ses daha geldi; bir tıkırtı, bir nefes, sonra kapıya doğru daha yakın bir adımın gölgesi...

Kapı çalındı.