NoveliqaBinlerce Sabah: Döngü Dedektifi / Hafıza Pazarı :0%
Log in

Chapter 8

Hafıza Pazarı

12.09.20? — rakamlar diliminin ucunda asılı kaldı; son iki hanenin biri gölgede kaybolmuştu ve Altan’ın göğsünde bir kıvılcım yanıp söndü.

Nefes almaya çalıştı ama hava boğuk, çelik tadı vardı. Parmak uçlarıyla dudaklarını yokladı; tuzlu, demirli bir tat. Oda bulanık bir ışıkla titriyordu; sensör kablolarının hafif uğultusu, çok uzaktan gelen bir sirenin iki notası gibi kulak zarını tırmaladı.

Zamanda çizgiyle oynayan herkesin bildiği o batarya boşalma hissi vardı: bir şeyin adını bilmen gerek ve onu bilmemek acı verirdi. Küçük bir bombaydı ağzında; patlamanın muhtemel yeri belliydi ama etkisi, etrafa saçacağı kırıntılar, hesaplanamıyordu.

"Ne oldu?" diye fısıldadı kendi kendine. Sesi odanın duvarlarında zayıf bir yankı bıraktı.

Ekranı kapattı. Klima, eski bir binanın soluk nefesi gibi hırıltıyla durdu. Başında bir ağrıyla doğruldu; geçmiş sabahlardan kalma kırık bir fotoğraf gibiydi her şey. Eylül’ün gözleri, hafif kambur gülüşü; o son sabahın keskin ışığı — ya da sadece bir fantazmaydı. Bilinmeyenin kenarına bakınca her anı şüpheyle birbirine dolanırdı.

Kararını vermek için fazla zamanı yoktu. Mira’nın "Hafıza Pazarı" lansmanı bugün, Tersane Meydanı'nda. Şehrin kalbi, reklam kulelerinin gölgesinde, hafızaların paketlenip satılacağı yer. Mira Kalkan, gülümsemesini takıp çıkacak; stabilite sözcüğünü ağızdan ağza dolaştıracak ve binlerce insanın belleklerini birer ürün olarak sunacak. Altan’ın kulağında, Mira’nın geçmişten kalan notaları vardı: soğuk bir balmumuna yapılmış el sıkışması.

Dışarı çıkarken dışarının rüzgârı ceketinin içine kıvrıldı; elektrikli panoların mavi ışığı yüzünü kesti. Şehir, bir sabaha sıkışmış gibiydi: aynı kuş sesleri, aynı satıcıların bağırışları, ama arada bir beklenmedik bir boşluk — dünün anılarının atılan kırıntıları.

Tersane Meydanı’na yaklaşırken insan tabakasıyla yüzleşmek zor geldi. Aralarında yeni sınıfı görebiliyordunuz: Hafıza tüccarları, parlak botlu yatırımcılar, 'nostalji tüketicileri', yaşlılar uzun kuyruklar; gençler cep telefonu ekranlarına gömülmüş, yüzlerinde satın alınacak anlara dair bir merak. Her köşede küçük kabinler, cam kavanozlar içinde sıvı hafıza örnekleri, holografik etiketler, "Çocukluğunuzun İlk Karı — 149 Kredi" yazan parlak ilanlar.

Bir komoditiy gibi dizilmişti geçmiş. İnsanların omuzlarında bir ağırlık yerine, yanlarında taşınan küçük şişelerde hafıza vardı artık.

Altan, kalabalığın içinden ilerledi. Bir hafıza müzisyeni, eski bir ninniyi hatasız çalıyor; birkaç satıcı, gözlerindeki heyecanı gizleyemiyordu. Altan’ın cebinde eski bir çip vardı — izinsiz bir erişim için yeterli ama tehlikeli. Onu Eylül’den kalan bir fragmanın, belki de bir ipucunun izini sürmek adına kullanacaktı. Ama bir yandan da biliyordu: Mira’nın güvenlik ağları labirent gibiydi. Her yanlış adım, hafızadan daha fazlasını silerdi.

Rüzgar esti, reklam panoları titreşti; dev bir holograf Mira Kalkan’ın yüzünü yükseltti. Ses, megafonlardan çıkmadı; doğrudan kafalara yayın yapan, tüyleri diken diken eden bir frekansla yayıldı. O anda Altan’ın vücudunun bir tarafı buzlandı.

Mira’nın sesi geldi — ipek, soğuk, hesaplı.

"Şehir," dedi Mira, "zamanın parçalarını birleştirmemizin zamanı geldi. Kaosun anahtarı bellekler. Onları merkezi bir yerde topladığımızda; stabiliteyi, işlevselliği ve güveni satacağız."

Kalabalıktan birkaç ıslık yükseldi. Bir grup genç, fotoğraf çekerken gülüyordu. Bir iki yaşlı, gözleri dolu dolu.

Mira devam etti: "Hafıza artık risk değil yatırım. Acı hatıraları temizleyeceğiz. Doğru anıları güçlendireceğiz. Tüketicilerimiz geçmişlerine sayfa başı karar verebilecek."

Sahnedeki hologramdan inen Mira canlı fiziğinde belirdi; elinde cilalı bir tablet. O el yüzünde bir neşe balonunun içinden çıkmış gibi duruyordu ama Altan onun gözlerinin içindeki hesap tablosunu görüyordu: kâr, merkezileşme, kontrol.

"Merkezi hafıza pazarı, valfleri kapatarak yeniden ulaşılabilirliği sağlayacak," diye açıkladı. "Kişisel bozulmalar, döngüsel hasarlar ve rastgele silinmeler tarihe karışacak. Biz size stabil bir benlik vereceğiz."

Bir kadın öne adım attı, sesi kırıktı: "Peki ya bizden alınanlar? Eskilerimiz, acılarımız—"

Mira gülümsedi, bir hediye paketini andıran sempatiyle: "Geri alacağız. İyi olanı korur, zararlıyı bilgi havuzumuzda analiz ederiz. Şeffaf bir prosedürle çalışacağız."

Her kelime planlanmıştı; Altan her planı görüyordu. Bu "şeffaflık", Mira’nın piyasaya sunduğu en büyük yalanlardan biriydi.

Sonra alan bir anda sustu. Holografik bir reklam panosu meydanın tam ortasında şırınga gibi doldu; parlak bir dalgalanmayla bir ses kaydı yükseldi. Bir an için bir düğüm oluştu göğsümde; tanıdık bir tını.

Altan durdu. Kulakları kanadı gibi bir duygu geçti içinde. O ses, küçük bir kopyaydı — bir çakıl taşı gibi tanıdık. "Altan..." diye başlayan bir kelime değil, tam tersine bir gülüş; Eylül’ün rengi vardı o güldüğün de.

Ses, panodan örseli bir çağrı gibi yayıldı: "Sabah, Altan. Uyan. Gel kahvaltıya yetişeceğiz."

Bir elin tırnakları iç içe geçtiğinde duyduğun o karşı konulmaz şoktu; bir an her şey genişledi. Kalabalığın sesi bir dalga gibi çekildi. İnsanlara çarpıp geçiyordu ama Altan için anlık bir boşluk oldu: Eylül o odada hiç bulunmamıştı, ama sesi meydanda yankılanıyordu.

Vücudu, güçlendirilmiş bir refleksle ilerledi. Çevresindekiler fark etmeden, panonun altına doğru kıvrıldı; güvenlik bantları, yüz tanıma bariyerleri ve gözleri tarayan bir dizi sensör. Her adımda nöbetçiler, Mira’nın görevlileri çıkıyordu ama bir şekilde Altan için dünya tek bir çizgiye daralmıştı: o sesin kaynağı.

"Nasıl olabilir?" dedi kendine, sesini neredeyse duyamaz biçimde.

Mira, konuşmasını kesmeden devam etti; yüzünde bir tebessüm, sesi bir dalga gibi insanlara akıttı. "Hafıza bankamızda saklanan seçkin kayıtlar, belediye onayıyla herkesin kullanımına açık olacak. Hepimizin geçmişi — analiz edilecek, paketlenecek, satılacak. Adaletli dağılım, ekonomik büyüme, toplumsal barış."

Bir adam elini kaldırdı, çipli bilekliğinde alışveriş yapmayı bekliyordu. Bir çekim hissi yayıldı; insanların elleri, panodaki seçeneklere yöneldi.

Altan’ın kulaklarında bir çivinin dövülme sesi vardı. Eylül’ün sesi tekrarlandı: "Altan, belki biraz daha döngü koridorlarına bakmalısın değil mi?" — bunu Eylül ona son söylemişti. Ya da Altan’ın kafasının içinde var olmuş bir fısıltıydı. Ama panodan çıkan kayıt tam aynı ton, aynı vurgu, aynı küçük tereddütü taşıyordu.

Yüzü beyazlaştı. Avuçlarının teri, çipin metalini kaydırmıştı. Bu ses nasıl panodaydı? Panonun arkasında binlerce veri sunucusu, bir hafıza havuzu vardı elbette; ama Eylül’ün sesi?

Eğer Mira’nın sistemi Eylül’e erişebiliyorsa — bu, Altan için üç farklı şeyden birini gösterirdi ve her biri ölümcül:

- Mira, dış dünyada Eylül’ün bir veri kopyasını bulmuş olabilir. Bu Eylül'ün gerçekliği mi saklanan bir kayıt mıydı?

- Ya da Mira, Altan’ın kendi hafızasına erişmiştir ve Eylül’ün kamuya açık olmayan kayıtlarını ondan çıkarmıştır. Yani Altan’ın yarattığı prototipin kalıntısı Mira’nın eline geçmiş olabilir.

- En korkuncu: Eylül hâlâ sistemin içinde, bir tür veri formunda, ve Mira onu pazara çıkarma gücüne sahip.

Ellerinde bir ağırlık hissetti. Dilinin ucunda, itirafın sıcak bir tadı vardı, o itiraf ki yıllardır göğsünde birikmişti: Ben bu sistemi onun için başlattım.

Kelimeler, dudaklarının arasından çıkmak için can atıyordu ama kalabalığın gürültüsü bir perdeden fırlatılan çelik jiletler gibi her şeyi kesti. Altan Mira’ya baktı. Mira, sahneden inmiş, kameraların önünde yürüyordu; gözlerinin kenarında bir çizgi, nasıl hesaplı bir duruş.

Altan, ona doğru bir adım attı. Güvenlik görevlileri hemen saplanmış gibi iki tarafında belirdi.

"Bu ses…" dedi Altan, sesi bir iğne kadar ince ama keskin. "Bu ses Eylül’ün. Onu nasıl buldunuz?"

Mira durdu; gülüşü hafifçe daha soğuk, daha bilerek oldu. Kamufle etti; üstünde etki bırakan bir rahatlık vardı. "Herkesin hikâyesi bizim ürünümüzdür, Altan. Kaynakları ayırt etmeyecek kadar geniş bir ağımız var."

Altan’ın içindeki bomba titredi. Mira'nın "kaynakları" dediği şey ne olabilirdi? Onun prototipi — onlarca sabahın kesirleri, Eylül'ün kaybolduğu günlüklerin kodları — hepsi bir yerde toplanmış mıydı? Bunu bilen var mıydı? Altan’ın dilinde acı bir kan tadı belirdi.

Kalabalığın içinde kısa bir fısıltı dolaştı, bir kadın söyleşiyi kaydediyordu, bir çocuk annesine eğilmişti. Hologram bir canlanma daha gösterdi; reklam panosunun dibinden bir akış yükseldi ve Eylül’ün sesi, hiç beklenmedik bir şarkı söyler gibi yeniden başladı — ama bu kez içinde net bir çağrı vardı: "Altan, beni bul, lütfen…"

Kalabalık anlık bir sessizliğe gömüldü. Bazı gözler yarı dolu, bazıları ise korkuyla kaçıyordu. Bir kaç kişi panikledi; bir kadın gözyaşıyla elini ağzına kapadı. Eylül’ün sesi, Mira’nın pazarında, ürün etiketleriyle alay edercesine çalınıyordu.

Altan’ın bacağı titredi, dizleri geri çekildi. Bir an için bütün dünyayı izleyen bir kamera olduğunu düşündü; ama gerçek daha soğuktu: Bu bir gösteriydi; Mira’nın güç gösterisi.

Mira ona baktı, gülümsemesi bir labirentti. "Hoş geldin, Altan. Senin gibi bir kurbanın dikkatini çekmek en iyi reklam."

"Sen nasıl—" Altan, kelimenin bittiği yerde durdu. Kelimeler, hafızada yitirilecek kadar kıymetliydi. "Bunu nasıl elde ettin?"

Mira bir adım attı, kalabalığın arasından geçen bir ışık gibi. "Hafıza pazarı, her şeyin kaynağına ulaşır. Bilgiyi toplamak, düzenlemek ve satmak. Kimi zaman bir ses bir bankanın dosyalarında, kimi zaman bir yedekleme sunucusunda, bazen de insanların kendi unutulmuş hard disklerinde bulunur."

Altan’ın aklında bir şimşek çaktı; Mira bilerek susmuştu. Ona meydanın ortasında, yüzüne bakarak bir sır haykırıyordu: "Senin yaptığın şey, Altan; bizim en çok ihtiyaç duyduğumuz veri kaynağı."

Bu söz, bir iğne gibi girdi göğsüne. Altan, bir an her şeyin üstünde kaldı; yüzüne soğuk bir ter indi. Mira, onun sırrını biliyor muydu? Prototipin kökleri, Eylül için başlattığı hesap, o sessiz itiraf — hepsi bir anda tehlikeye düşmüştü.

Etrafındaki insanlar, Mira’nın sunumuna kaptırılmış, yeni ürünlerin fiyatlarını konuşuyor, kendi hatıralarını hangi paketin koruyacağını tartışıyordu. Altan’ın içinde sanki bir zaman boşluğu açıldı; bir şeyler kaymaya başladı. Eylül’ün sesi, terazinin bir kefesine konmuştu; diğer kefeye Mira’nın sisteminin tüm ağırlığı.

Altan baktı, baktıkça gözü panonun altındaki küçük bir ışık kümesine takıldı. Oradan kopan bir data akımı biçimindeki çizgi, panoya doğru yöneliyordu; mavi, çok ince, adım adım… O çizgi, bir şeyin canlı bir parçası olabilirdi.

Mira, sanki Altan’ın o bakışını okumuş gibi daha da yaklaşarak fısıldadı: "Geçmişin kaynağı bazen en yakınınızdadır. Keşfetmek istersen, bize gel."

Altan’ın dudakları kurudu. Söz bir tuzak kokuyor, bir armağan gibi parlıyordu. O zaman son bir şey düşündü — Eylül’ün sesi, Mira’nın pazarında çalınıyorsa, Mira bu sesi nereden çıkarmıştı? Bir sunucudan mı? Bir hafıza yedeğinden mi? Yoksa Altan’ın kendi belleğinden?

Cevabı bilmek, her şeyi değiştirebilirdi. Ceza ya da kurtuluş, bir seçenek, bir uğur… Ama kapı arkasında bir şey vardı ve Altan o kapıyı zorla açmak zorundaydı.

Mira kalabalığın içinde bir köşeden başka bir holografi taktı; bir etiket belirdi: "Özel Erişim — Lütfen müracaat edin." Altan, kalbinin bir anda boşaldığını hissetti. Eylül’ün sesi tekrar: "Altan, beni bul…" — ve şimdi o soru dudaklarının kenarından fırladı.

"Mira," dedi Altan, sesi bir çığlık gibi değil de bir bıçak keskinliğinde. "Eylül'ün sesini nasıl elde ettin?"

Mira başını hafifçe eğdi; yüzünde bir zafer çizgisi belirdi.

"Hayatında kaç sabahı kazandığını bilmek ister misin, Altan?" dedi. "Ya da belki sormak istediğin daha derin bir soru var. Bize gel; hafızalarımızda senin cevabını da bulabilirim."

Altan’ın gözleri daraldı. Bir an için zaman durdu. Panonun mavi ışığı yüzüne vurdu; Eylül’ün sesi orada, soğuk ve canlı, onu çağırıyordu.

Soru havada asılı kaldı, meydanın gürültüsü geri doldu. İnsanlar yeniden hayatlarına döndü; Mira’nın konuşması devam ederken bir grup, yeni bir hafıza paketinin fiyatını tartışıyordu.

Altan’ın içinde bir şey kırıldı — ama kırılan şey, onu harekete geçirecek bir kıvılcımdı aynı zamanda. Mira’nın sözleri, yüzündeki tebessümü, panodan yükselen Eylül’ün sesi; hepsi bir çember oluşturuyordu.

Elde ettiği tek gerçek, o anda duran gerçekti: Eylül’ün sesi meydandaydı. Ona dokunup dokunamayacağını bilmiyordu. Ama bildiği tek şey vardı: bu sorunun cevabı, Eylül'ün nerede olduğunu, ne durumda olduğunu belirleyecekti.

Ve Altan, elini sıkıp, Mira’ya tekrar baktı.

"Mira," dedi, sesi bu kez bir emir gibiydi, "bunu nasıl elde ettin?"