Chapter 7
Kapı kapandıktan sonra odada bir tür vakum oluştu; herkes nefesini tuttuğu anda bile duvardaki saat zekâsızca tik tak yapıyordu, her tik direğe çarpan bir çivi gibi içime saplanıyordu.
Defterin son harfi eksikti diye başlayan cümle havada asılı kaldı. Sesler sudan bir balon gibi patladı; herkes kendi söylediklerini tekrar işitiyormuş gibi yüzünü buruşturdu. Birkaç kişi pencereden dışarı baktı ama dışarısı aynıydı: neonun moru, yağmurun çamuru, döngü kulelerinin soğuk camları. Zaman, şehirle anlaşmış gibiydi; tekrara sadık.
Altan, elindeki sayfayı katladı, katın kenarını tırnaklarıyla yokladı. Kağıt, bir sene kadar kurumuş bir ağacın yaprağı gibiydi; biraz daha sertçe basınca altındaki yazı hafifçe kabardı. Başka bir yerde, başka bir sabah, aynı satırı yazıp silmişti belki; şimdi eksik bir harf vardı. Eksik harf bir insanın adı başlıyor, adı bitmiyordu.
"Komşu…" diye mırıldandı bir kadın, sesi pencereden gelen rüzgârla titredi. "Kimse yok artık mı?"
"Sorun o değil," dedi biri daha kısık, ama kelimelerinin içi keskinti. "Sorun unutuluyor olması."
Altan, nefesinin pıtırtısını duydu; göğsüne bir mıh saplanmıştı. Herkesin bakışları ondaymış gibi geldi; ama onlar komşunun adını taşıyan o harf için bakmıyorlardı—bir şey daha büyük, daha tüketiciye bakıyorlardı: unutmanın eşiği.
Dolabın üst rafında, eski bir kutunun kenarı görünüyordu; kartonun pastırılmış kokusu, içine uzun zamandır dokunulmadığını söylüyordu. Altan elimle kutuyu çekti. Toz yükseldi ve küçük parçacıklar hava içinde bir süre asılı kaldı; ışık onların üstünde gümüş bir ağ gibi titredi. Kutunun kapağını kaldırdığında içinden fotoğraflar devrildi; büzülmüş kağıtlar, kenarları kahverengileşmiş kareler.
Eylül.
Fotoğrafın ortasında, Eylül vardı; gülüşü, bir film parçasından daha gerçekti. Saçları omuzlarında dağınık, gözleri küçük bir meydanın bakışı gibi net. Altan parmağını fotoğrafın kenarına değdirdi, cildinin hafif bir karıncalanma ile tepki verdiğini hissetti. Fotoğrafın yüzeyi mat, yılların küçük çizgileriyle doluydu. Üzerinde bir yazı vardı; mürekkep silikleşmiş, ama hala okunacak kadar kalın.
Diğerleri etrafına toplandı; odadaki hava aniden sıkıştı, herkes fotoğrafın üzerinde duruyor ama bakışları farklı yönlerde dolaşıyordu. Levent, omuzları geniş, dedektif huylarıyla mırıldandı: "Fotoğraf eski. 2084 falan olabilir. Hafızasını kaybeden komşunun sahibine ait mi bu?"
"Belki," dedi Irmak, parmak uçlarıyla fotoğrafın köşesini okşadı. "Ama neden Eylül burada?"
Altan, fotoğrafı geri çekmeye çalıştı; parmakları titredi. Yüzündeki çizgiler, normal bir insanın hafızasında olmayan tanıma saplantısıyla doluydu. Eylül'ün yüzü ona bir adres, bir çağrı gibi geldi.
"Geldiği gün değil mi?" diye sordu bir ses. Sera'ydı—hafıza tüccarlarıyla işi olan, gözleri kentin pazarındaki herkesin fiyatını bilirmiş gibi parıldayan kadın.
Altan gözlerini kapadı. Hafızaları satanların vitrini gibi duran Sera'nın sesi, içindeki özlediği o eksik şarkının notalarını yana yana akıtıyordu. "Bilemiyorum," dedi, sesi kurak.
Fotoğrafın köşesinde, bir gölge vardı; gölgeyi oluşturan şey, fotoğrafın kenarındaki katlanmış bir mektubun köşesiydi belki, ya da zamanın kendisinin fotoğrafın yüzüne bıraktığı bir dokunuş. Gölge, ince bir çizgiyle bir tarihi yazıyordu. İlk bakışta bulanık, sonra daha netleşti; mürekkebin yerine kararan boşluk, gölgenin içinde bir tarih biçimindeydi.
Altan çenesini sıktı. Tarih, gözlerinin önünde belirirken bir tuhaflık hissetti—sanki fotoğraf kendisini yeniden organize ediyordu. Her reset sonrası fotoğrafın bir parçası eksiliyordu; o eksilmeler, sanki fotoğrafın içinde bir hayatın satır satır silinmesi gibiydi.
"Her döngüde bir parça daha gidiyor," dedi Altan, kelimeler ağzında acı bir tat bırakarak. "Bir daha… dün gece… fotoğrafın sol köşesi… küçük bir yüzük gibi bir şey yoktu ama bugün yok."
Sera, kaşlarını kaldırdı. "Bunu nasıl biliyorsun?"
Altan boyunca bir titreme hissetti; belleğinin en kırılgan yerinden bir parça sızıyordu. Gözlerinin içinde bir film şeridi çarpışıp durdu; görüntüler netti ama dokunacak kadar elverişli değildi. Her resetin ardından geriye kalan notları vardı—defterler, dayanıklı mürekkep, cilt altına kazıdığı kısa cümleler—ama bunlar da her seferinde daha az işe yarıyordu.
"Geri getirdim," dedi sonunda, sesini azaltarak. "Her sabah aynı fotoğrafı çıkarıp bakıyorum. Her defasında bir şey eksik. Başta saçının bir tutamı, sonra arka plan, sonra… yüzün bir kısmı."
Oda sustu. Herkes bir sır gibi sessizleşmişti; sesler, birinin nefesinin kesildiğini söyleyebilirdi.
Levent, fotoğrafı eline aldı. Parmak uçları fotoğrafın kenarını okşadı, sonra hafifçe yana eğdi. "Bu tip eksilmeler bizim gördüğümüzden farklı. Döngü alanlarında hafıza sızıntısı olur ama fiziksel bir şeyin fiziksel olarak yok olması… bu farklı."
"Farklı ama mantıklı," dedi Sera. "Eğer sistemleri merkezi belleğe çevirip belleği her döngüde temizliyorlarsa, dışarıda kalan analog materyaller de 'uygulamanın' etkisiyle kendini uyumlu hale getiriyor olabilir. Yeni bir biçime evrilme."
Altan istemsizce kahkaha atacak gibiydi ama sesinin ucunda bir çığlık vardı; kahkahanın içinde Eylül'ün gülüşünü aradı ve bulamadı. Onu saklamak istemiyordu, ama fotoğraf parmaklarının arasından kayıp gidebilirdi. Bir an için fotoğrafın gölgesinin altındaki tarihi tekrar gördü; rakamlar netleşti, sonra silikleşti, sonra yeniden. Gölgenin içinde bir çizgi gibi beliren tarihin sonunda iki rakamın eksik olduğunu fark etti.
"Yazı değişti," dedi Irmak. "Dün gece burada mıydınız? Kim fotoğrafla uğraştı?"
Altan hızla defterine baktı; sayfalar dolu notlarla, tarih damgalarıyla kaplıydı. Her not, her küçük hatırlatma onun zihninin sabit noktalarıydı. Ama defterin kaburgasına sıkıştırdığı bir sayfa vardı—o sayfayı kimse görmemeliydi. Çünkü o sayfanın üstünde, küçük, titrek harflerle yazılmış bir itiraf vardı. Altan orada sadece iki kelime bırakmıştı: "Ben başlattım."
Kelime henüz zihninde yankılanmadan, odanın kapısı ağır bir tıkırtıyla titredi. Hepsi kapıya baktı ama kapı kapanmıştı; içeride kimse yoktu. Yalnızca koridordan gelen bir uğultu, uzak bir reklam panosunun sabah ritüeline eşlik eden robotik bir pazarlama sesi, sonra yine sessizlik.
"Başlattın mı?" Sera'nın sesi bir kılıç gibi keskinleşti. "Ne başlattın Altan?"
Altan başını salladı; gözleri anlık bir panikle parladı. Sera aynı zamanda ona bir ayna tutuyor gibiydi; yüzünde, kentin hafıza pazarına dair duyduğu merak ve fırsatın keskin ışığı vardı. Altan, kimseye itiraf edemeyeceği bir suçun ağırlığını omuzlarında hissediyordu; o suç, Eylül'ü kaybetmesine yol açmış, ardından da kenti içine kapanan döngüyle mühürlemişti.
"Konuşamam," dedi Altan. Sesi çığlık atıyormuş gibi tıknazdı ama dışarıdan sadece sakin bir reddiydi.
Irmak, gözlerinin kenarını ovdu. "Bize güvenebilirsin. Burada kimse Mira'nın adamı değil. Biz… hafızaları koruyoruz."
"Koruyoruz," diye tekraladı Levent, ama kelime ağzında metalik çaldı. Herkesin içinde bir tüccarın hesap makinesi vardı; kimin kime ne kadar bağışıklık satın aldığı listelenmişti zihninde. Mira Kalkan, hafıza pazarının sessiz kraliçesi, herkesin geçmişini fiyatlayıp satışa çıkaran kadındı. Altan, Mira'nın varlığını her duyduğunda göğsünde küçük bir buz parçası hissediyordu; onunla yüzleşmek, yalnızca Eylül'ü geri almanın değil, kendi işlediği suçun da açığa çıkması demekti.
Fotoğrafın üzerinde gölgeler oynuyordu. Işık bir an için daha sıkı düğümlenir gibi oldu ve tarihin rakamları siyahlaştı. Geriye sadece yıl, ay, gün—bütün bir nokta gibi karşılarına çıktı.
Altan'ın kalbi boğazına dayandı. Tarih, hafızasının bir pistini tek bir kelimeyle kesiyordu. Onu tanıyor gibiydi; bir şey belirdi, bir kıvrım, bir doku, ama tam anlamı ulaşamıyordu.
Gözleri tarihin başına takılı kaldı: 12.09.20..
Son iki rakam boşluğundaydı. Sanki fotoğraf, o boşluğu kendi karanlığıyla doldurmaya çalışıyordu ama her defasında bir el gelmiş, son iki haneyi yırtmış gibiydi.
"12 Eylül…" diye mırıldandı Sera, kelimeleri ufalanarak masaya düştü. "Burası… biliyordum ama… bu tarih…"
Altan'ın içinde bir kapı daha açıldı; parmakları bembeyaz. Bir anlık delilikle defterindeki gizli sayfaya baktı—"Ben başlattım" yazan o iki kelime—ve anladı ki o tarih, onun hatırlamaya en çok direnç gösteren anlardan birinin kapısıydı.
"Bu tarih," dedi Altan, sesi dudaklarının arasından tükürük gibi sıkışarak çıktı. "O tarihte ne oldu?"
Sözcükler havada asılı kaldı. Oda bir an için nefessiz kaldı. Duvarlar, dışardaki döngü kulelerinin soğuk gölgesini yutuyor, şehir kendi tekrarı içinde fısıldıyordu. Fotoğrafın gölgesi daha koyu bir çizgi oluşturdu; iki rakamın koyu noktası, bir davetiye gibi onlara bakıyordu.
Altan eliyle fotoğrafın gölgesine dokundu; dokunduğu yerde gölge serinleşti. Parmaklarının ucunda, sanki tarihin içine bir ipin ucundan bakıyormuş gibi bir his belirdi. O ip, bir deliğin kenarına bağlanmıştı ve her resetle birlikte biraz daha çözülüyordu.
"Belki Eylül oradaydı," fısıldadı Irmak. "Belki gittiğinde bir şey oldu. Belki de… belki fotoğraf bize bir iz bırakmak istiyor."
Sera, bir an sustu, sonra sessizce: "Mira bu tür izleri sevmez. İzler onun pazarı için tehlike."
Altan nefesini içeri çekti; içindeki vicdanın kırık bir santimi daha koptu. Gözlerinin ucuyla defterine baktı. O sayfanın kenarı hafifçe kıvrılmıştı; mürekkep kurumuş, ama iki kelime hala oradaydı, sanki bir çığlığın notası gibi saklanıyordu.
Dışarıda rüzgâr hızlandı ve penceredeki panjur hafif bir sümük sesiyle titredi. Fotoğrafın gölgesi, tam o sırada, iki net rakamla beraber bir bütün oluşturdu. Rakamlar belirdi; soğuk, kesin ve beklenmedik.
Altan göğsüne düşen bir taş gibi hissetti. Gözleri tarih satırlarına kilitlendi; her harfi kendi bedeninde bir yanma başlattı. Tüm odanın nefesi bir ağızda toplandı.
12.09.20? — işaret tamamlandı, son iki rakam gölgede duruyordu, ama hangisi olduğunu bilmek; işte o, Altan'ın ağzında suskun bir bomba gibiydi.
O tarihte ne olmuştu?