Chapter 16
Altan dudaklarını araladı. "Eylül—" diye fısıldadı bir kez daha; bu sefer kelimenin sonunda soru işareti vardı; sesi boş bir odaya çarpıp geri döndü.
Ekranın parlaklığı yüzünü soğuk bir ışıkla kazıdı. Mira'nın gülümsemesi orada; gülümseme donuk, pahalı, hesaplıydı. Ama göz kenarında, bir an için Eylül'ün o küçük mimik çizgisi belirdi—çenesini hafifçe yana eğme, sol kaşın tereddütü. Altan, parmak uçlarıyla camı yokladı. Soğuktu. Camın ardı değil, görüntüydü; yine de elinin tırnaklarında bir soğukluk bıraktı.
Oda, her zamanki gibi kokuyordu: eski elektronik, yanmış sigara, ve camının arkasından gelen hafifçe sızılmış ozon. Pencerenin dışındaki reklam panosu, gökyüzünü kesti; dev bir yüz, her ışıkta farklı bir hatırlatma fısıldıyordu: "Geçmişini satın al." Bir zaman-sensör kulesi, uzak sokaklarda, ritmik bir zil gibi uğuldayıp duruyordu. Her uğultu, Altan'ın kaburgalarında birer hatırlatma daha bırakıyordu—zamanın aynı sabahları, fakat kimliklerin eksildiği gece.
Kendine bir mesaj bırakmalıydı. Her döngüde bırakıyordu; çünkü uyandığında hafızası yok oluyordu—bir delik, bir karıncalanma, tüm bağlar kopuyordu. Mesajları hayat çizgileriydi onun için: bir çivi, bir not, bir harita. Her sabah bu küçük kanıtlar sayesinde yeniden bir araya geliyordu.
Metal kutuyu çıkarırken elleri titredi. Kutunun kenarlarında soyulmuş boyanın altında, geçmiş sabahlardan kalan kahve lekeleri ve sigara külleri vardı. Altan, kutunun içindeki zarfı çekerken parmak uçları kaşıntıyla doldu. Her zarf kendi ritüelinin bir parçasıydı: tarih, kısa not, birkaç kelime—hatırlama tuşu.
Zarfın üzerinde kendi el yazısı vardı; köşesinde ince bir çizik, her zamanki kısaltması: EK-16. 16. döngü müydü bugün? Yoksa bir başka numara? Numaralar her döngüde kaybolsa da, zarf kalıyordu. Altan dudaklarını buruşturdu. Zarfı kırarken avuç içlerinde bir sıcaklık yayıldı; metalin serinliğini bırakıp, hiçbir şeyin sabit olmadığı bir dünyaya geri döndüğünü hatırlattı.
İlk paragrafı okudu.
"Altan," yazıyordu. Harflerin eğrisi tanıdıktı; onun eli böyle keskin vuruşlar yapmazdı. Harfler rahat, yuvarlak. Sanki çocukça, ama planlı. Başını kaldırıp odanın köşesindeki küçük masaya baktı; masanın üstünde, bir avuç eski defter duruyordu—Eylül'ün defterleri. Altan'ın göğsünde bir sızı belirdi, ama bunu hatırlayıp hatırlamadığını bilememekten gelen başka bir duygu daha vardı: şüphe.
El yazısına bakarken içindeki ritüelin mekanik yönü bir an için bozuldu. "Ben mi yazdım?" diye sordurdu kendi kendine, ama cevap gelmedi.
Devam etti okumaya. Satırlar onun alışık olduğu kısa cümlelerden oluşuyordu; notlar genellikle direkt, pratikti. Bu sefer başlayışı daha yumuşaktı.
"Bu sabah unutma: Döngü anahtarı, holün altındaki tuğlanın arkasında. Mira ile konuşma. Kule verisi 02:14'te yükseliyor."
Altan gözlerini kırptı. Bu, onun yazdığı dildeydi; kısa, teknik, işaretleyici. Sonra satırların sonunda, başka bir şey daha vardı. Bir çizginin altına sıkıştırılmış, küçük bir not.
"Beni hatırla."
Altan'ın parmakları sayfayı buruşturdu, kalbinin ritmi bir an için hızlandı; ritmi, önümde duran hiçbir cümleyle orantılı değildi. "Beni hatırla." Yazının eğrisi değişikti; sanki kelimenin her harfi hafifçe soluk bir uğultuya sahipti. Mavi mürekkep belki günlerce kalmış gibi, ya da taze. Altan eliyle mürekkebi yokladı; yumuşak değildi, kabarmış da değildi. Kağıdın dokusuna daha yakından baktı; parmak uçlarına bir tuhaflık yayıldı—mürekkep, normallerin dışında bir çözünürlükte sızmıştı, tıpkı deniz tuzunun kağıda bıraktığı minik kristaller gibi.
Eylül'ün yazma alışkanlığı aklına çaktı: küçük, kompakt harfler; bazen "r"leri kuyruksuz. Ama bu yazı, Eylül'ün çocuk defterlerinde gördüğü o eğri miydi? Hatırlamak istediyse bile zihni yoktu; hatırlama cihazı çalışmıyordu. Sadece bir his: tanıdı mı tanımıyordu? Gözleri bulanıklaştı.
"Kim?" dedi sessizce. Odamızda yanıt olmadı. Cihazlar susmuş gibi, şehir inatla kendi ritmini sürdürüyor, kuleler uzak bir göğün içinde sayılıyordu.
Altan, zarfı ikiye katlayıp defterin üstüne koydu. Etrafında rasgele yayılmış diğer notlara baktı. Her biri bir odaya, bir adrese, bir uyarıya kapı aralıyordu. Kayıp bir takvimdi bunlar: 'C-211', 'Satürn Sokağı 3/A', 'Fısıltıdan 10 adım', 'Eylül — dışarıda ol'. Bazı notlar yazılarak bitmemişti; bir çizgi aniden kesilmiş, bir kelime ortada kalmış gibi duruyordu. Altan bu kesintilere alışkındı; her döngüde yarım kalmış bir cümle bulmak olasıydı.
Ama "Beni hatırla" farklıydı. Onun gibi keskin, mühendis dilinden başka, bir ricaydı; bir talep, bir eser. Altan dudaklarını ısırdı. Bir çocuk gibi, ama aynı zamanda hüzünlü. Kalbinin içinde, bir yerde bir not düğümü daha sıkılaştı.
Kısa bir süre için odaya dışarıdan bir ses girdi: ekranın sağ alt köşesinden Mira'nın sesiydi, kayda alınmış gibi temiz ve bozulmamış.
"Altan," dedi Mira, yalnızca bir isim. Ekrandaki yüzü sabit kaldı. "Hafıza herkes için değerli. Seninkini dondurmak, çok bencilce."
Altan soluğunu tuttu. Mira'nın her cümlesi bir kapının kilidini çevirmeye hevesliydi. Onun amacı açıktı—hafızanın merkezileştirilmesi, düzenin tekelleştirilmesi. Altan bunu biliyordu; Mira'nın parası, onun projeyi satın alma gücü ve onun soğuk inancı bir arada mühürlenmişti.
"Sen, bir kez daha," fısıldadı Altan. "Sen ve aynaların arasındaki o küçük çağrı."
Ekran kapandı; Mira gülümsemesiyle birlikte sönmüştü. Ses uzaklaştı, ama etkisi masanın üzerindeki kağıtlara kadar sızdı.
Altan zarfı masanın üzerine geri bıraktı ve ayağa kalktı. Ayak tabanları soğukta kaldı; evin ısıtması yalancıydı. Holün altındaki tuğla. Bu, notta yazan cümlenin teknik kısmıydı. Altan dizlerini kıvırdı, elini yerdeki gevşek parke tahtalarının arasına soktu. Parmağının ucunda bir boşluk buldu; içine küçük bir cımbız sokuşturdu. Tenine küçük bir yara açıldı—bir çizgi. Kanın tuzlu tadı dilinin ucuna değdi ve aniden Eylül'ün denizle ilişkilendirildiği sabahlar geldi: tuzlu saçlar, rüzgar, yanaklarında minik papatyalar gibi duran güneş.
Parmakları, tuğlanın kenarına takıldı. Birkaç saatliğine, dünyayla temas kesildi; sadece elleri ve tahta arasındaki hafif oynaşma vardı. Altan, tuğlayı çekti. Arkada küçük, yuvarlak bir boşluk. İçinde, beklenen mikrofilm kutusu yoktu.
Ellerinin arasındaki boşluğa baktı. Kutunun olmaması onu bir an için dondurdu. Bu kutu, birkaç döngü önce kendisi tarafından yerleştirilmişti; içinde döngü algoritmasının küçük bir parçası, onu hatırlaması için yeterli bir data fragmanı vardı. Kutunun kaybı, sadece bir nesnenin yitimi değildi—bir ipliğin kopmasıydı.
"Kim aldı?" diye sordu. Soru odaya asılı kaldı, civarda bir yankı bulamadı.
Gözleri tekrar zarfın üzerindeki o küçük cümleye takıldı: "Beni hatırla." Etrafına yayılan sessizlik, şimdi şiddetli bir suyun altındaki hava kabarcığı gibiydi. Cümle, bir el tarafından değil, bir istek tarafından yazılmış gibiydi. Altan, defterlerden birini açtı. Eylül'ün yazdığı daha küçük notlardan örnekler vardı; biri, eski bir çizgi romanın kenarında "Beni de götür" diye yazmıştı; başka birinin köşesinde minicik bir kalp vardı. Onların hepsi farklı, hepsi bir anıya tutunma girişimiydi.
Altan bir hamle yaptı. Kutu yoksa da, bir başkası belki bırakmıştı. Kamera kayıtlarına bakmalıydı—bunu yapabilirdi. Ama kameraların kayıtları da genellikle sadece Mira'nın şirketleri tarafından saklanıyor, ya da yüksek fiyatlı karaborsa servislere akıyordu. Altan'ın cebinde para yoktu. Onun tek sermayesi notlar, küçük taktikler ve bu şehirde sesini duyurmadan hareket etmenin yollarıydı.
Telefonunu çıkardı. Ekranında uçsuz bucaksız bir liste belirdi; isimler, tarihler, yarım cümleler. Kaan'ın adı parlıyordu—sokak bilişimcisi, veri kaçakçısı. Kaan, küçük bir memarj tezgâhının sahibi, geçmiş döngülerin kayıtlarını takas eden biriydi. Altan Kaan'ı aradı.
Hattın diğer ucunda bir tıslama, sonra Kaan'ın sesi: “Altan? Bugün kimliğin kaç para?”
“Bir şey değişti,” dedi Altan, sesinin oturmasından önce. “Tuğlanın içindeki kutu yok. Zarfımda başka bir yazı var. 'Beni hatırla' yazıyor. Görüşebilir miyiz?”
Kaan kısa bir kahkaha attı, sonra ciddileşti. “Mira'nın adamları dolaşıyor etrafta. Kutu mu dedin? Şimdiye dek sadece birilerinin bu kadar cesurca Kasaba bölgesinde hareket ettiğini duydum. Görüşelim. Saat 03:00, Alacaatlı Hanı'nın arka girişi. Yanında ise... elinde bir şey getirme. Beni moderatör yaparsın belki.”
“Yeterince zaman yok,” dedi Altan. Kule zilleri bugün daha önce duyulmuştu; 02:14 mesajında bahsedilen artış, belki de reset sürecinin belirli bir faseyi tetiklemesi demekti. Kaan açıkça bir plan sunuyordu, ama şehirdeki saf zaman kısıtlıydı.
“Yarın için konuşacağız,” diye kestirdi Kaan, telefonun ucunda bir dirence rağmen. “Sen de yeni değilmişsin gibi davran. Eylül’ü mü arıyorsun?”
Altan, telefonu kapattıktan sonra duvara bakakaldı. Eğe sesi duymak isteseydi, belki de "Evet" diyebilirdi. Ama nasıl? Her döngüde kaybolan anılarının orta yerinde başka bir elin yazılmış bir talebi vardı. "Beni hatırla." Kalbinin ortasında bir ağırlık belirdi.
Odaya gömülü gölgeler daha yumuşak hale gelmeye başladı. Dışarıda kuleler bir kez daha uğuldamaya başladı; ritimleri değişiyordu. Zaman daralıyordu. Altan, zarfı tekrar cebine koydu. Her adımı planlanmış, her nefesi hesaplardı. Güvenli bir yere, Kaan'la buluşmadan önce bir şeyler saklayacaktı. Ama önce bir şeye daha bakmak istedi—zarfın kenarına, iç katmana.
Zarfı açtı, dikkatle. İçinde katmanlı bir parşömen daha vardı; görünmez mürekkeple yazılmış küçük matematiksel formüller. Altan'ın parmakları titredi; bu formüller onun kodundan bir ödünüm gibiydi. Birisi onun sistemini biliyordu. Birisi sadece kutuyu alıp kaçmamış, aynı zamanda onun dilini okuyup cevap bırakmıştı.
Altan parşömeni çevirdi. Üstte, küçük, yorgun bir harf. "Beni hatırla." Tekrar. Bu defa harfler, neredeyse fısıldayacak kadar küçük ama belirgin bir jestle bitiyordu—son 'a' bir kuyruk yapıyordu; kuyruk, sanki bir kişisel imza gibiydi.
Altan parmağını o kuyruk çizgisine bastırıp bıraktı. Parmağının ucunda, aniden tanıdık bir sıcaklık belirdi; deniz, papatya, Eylül'ün küçük elleri. Ama onun zihni boştu. Yine aynı düğümü açamıyordu.
Koridorun sonunda bir adım sesi duyuldu. Kalbi, göğsünde bir dev kemer gibi titredi. Altan başını kaldırdı. Kapı aralığından karanlık bir silüet geçti; bu, yalnızca bir komşu olabilir, ya da bir casus, ya da Mira'nın bir elçisi. Her karakterin elinde kendi ajandası vardı; herkes kimin tarafında biliniyordu.
Altan zarfı yeniden cebine sıkıştırdı. Dışarı çıkmadan önce bir kez daha baktı. "Beni hatırla." Harfler bir kez daha gözünü deldi. Kim yazmıştı bu cümleyi? Mira gladiatör gibi mi yazmıştı? Eylül mü? Yoksa? O masanın üstünde duran bir kelime şimdi tüm odanın havasını değiştirmişti.
Kapı gıcırtıyla açıldı; koridordan bir yüz belirdi, gölgesi uzun bir çizgi çizdi. Altan nefesini tuttu. Zarfın içindeki küçük parşömeni sıkıca tutuyordu; parmakları pahasına kağıdın kıvrımında bir iz bıraktı.
"Kim yazdı?" diye fısıldadı Altan, cevabı beklemeden. Gözleri, zarfın üstündeki iki kelimeye saplandı: Beni hatırla.
Cevap, koridordan gelmedi. Sadece zarfın içinden yükselen sessizlik vardı—içinde bir isim taşıyor gibiydi, ama henüz açığa çıkmamıştı. Altan, çatırtıyla açılan kapının eşiğine doğru adım attı. Elleri titriyordu; mürekkep biraz daha belirgin görünüyordu, sanki yeni yazılmışçasına.
"Kim yazdı?" dedi tekrar, ama bu sefer sesinde bir emre uyarlanan umut vardı.
Kapı aralığındaki gölge hiç konuşmadı. Ancak zarfın içine saklanmış küçük parşömen, Altan'ın elinde titredi. Mürekkep kurumuş muydu? Yeni mi yazılmıştı? Sesler uzaklarda, kuleler daha sert bir uğultu yaptı.
Altan bir adım daha attı. Mürekkep, kağıt, küçük kuyruk… Beni hatırla.
Kim yazmıştı?