NoveliqaBinlerce Sabah: Döngü Dedektifi / Parçalanmış Benlik :0%
Log in

Chapter 13

Parçalanmış Benlik

“Başlat.”

Kelime Selim’in dudaklarından çıkarken havanın gerildiğini hissetti Altan. Bir an için bütün kulakları tıkandı; sonra bina derin bir nefes aldı ve duvarlardan birinin metal menteşeleri hafif, uzun bir iniltiyle konuştu. Işığın dili değişti; farenin soğuk ışığı sıcak sarıya döndü, panellerin arkasındaki toz yüzeyinde aniden bir ağ çizildi.

Selim arkasına yaslanmış, çenesini ovuşturuyordu. Gözleri, az önce söylenen o kelimenin ardından gelen mekanik sessizliği okumaya çalışıyordu. Altan, aynı kelimeyi tekrar etmeye çalıştı; ağzında turşu gibi asılı kaldı.

Duvar açıldı. İçinden gelen hava, elektrik kokusu taşıyordu: ozon, yanmış şofben, iç çamaşırı teri. Bir oda yoktu; sarkaç gibi asılmış, yatay katmanlarda dizilmiş hafıza plakaları—şeffaf diskler, holografik kuşaklar, içinde titreşen küçük birer dünya. Her plaka bir etikete sahipti. Hepsinin üstünde aynı isim parlıyordu: ALTAN.

Parmakları titrediğinde, bir plakaya dokundu. Dokunuşu bir çakı gibi yüzünde iz bıraktı; hafif bir acı, sonra zonklayan bir yankı. Ekranlar kendi içlerinde açıldı; görüntüler yüzüne çarpıyordu, birbirine çakışan anlar gibi. Sesler katman katman geldi; bazıları pürüzlü, bazıları kristal netliğinde.

İlk kayıt bir mutfakla başladı. Gün ışığı, sarı perdeden süzülürken bir erimiş tereyağı kokusu üşüşüyordu. Altan, küçük bir masanın başında oturmuştu—kendisi ama genç, sakalı yeni terlemiş, gözlerinin kenarında daha az çizgi vardı. Elinde bir spatula; etrafta çocuk tabağı, bir mini-sandalye. Kamera ona yakın çekim yapınca, dudaklarının kıvrımındaki o eski alaycılık belirdi: “Baktın mı? Patatesleri ben doğradım.”

Çocuk güldü. Sesinde bir yabancılık vardı; tanıdı ama hatırlamak istemediği bir tanıdıklık. Altan’ın göğsü daraldı. Nefesi saman gibi ince bir sesle toplandı: “Kim o?” Kayıt ona cevap vermiyordu; sahne kesildi.

İkinci kayıt, camların gökyüzünü defalarca rendelenmiş gibi gösterdiği bir ofiste başladı. Işık, beyaz bir bıçak gibiydi; her yüz pürüzsüz, orantılı. Altan bir takım elbise giymişti—etekli bir kravatın hatrı kalmış gibi. Masasının üstünde logolar, Mira Kalkan’ın simgesi; parıltılı bir M. Konuştuğu kadın Mira değildi; bir yönetim kurulu üyesi olmalıydı, ama gözlerinin kenarındaki o tantanalı kasılma Mira’yı hatırlattı. “Erişim izinlerini genişletiyoruz,” dedi kayıt Altan’ı. Sesi alaycıydı, ama alaydan önce bir teslim var gibiydi. Altan’ın parmakları masaya bastı; tırnak izleri veriler üzerine işleniyordu.

Üçüncü kayıt: bir hücrenin mavimsi ışığı. Duvarlar nemli, metal; ayak sesi yankılı. Altan, zincirlenmiş değil ama mahkum edici bir duruşta oturuyordu. Gözleri bir noktaya sabitlenmiş, ama sesinde titreşim vardı: “Sana söylemiştim, başaramazsınlar.” Kamera uzaklaştıkça bir not pano görünüyordu; notlarda Eylül’ün fotoğrafı, birkaç el yazısı çizgi. Elindeki kalemle fotoğrafın kenarını sıkıştırmıştı. “O kız kayıp değil,” diyordu; sesi kırılmadı ama vücudu bir balon gibi sönüyordu.

Her kayıtın sonunda bir etiket yanıp sönüyordu: BRANCH-07, ALPHA-2, ALTAN#BETA. Sistem kendi dallarını sayıyordu. Altan, plakaları daha hızlı çevirdikçe bir düzensizlik hissi yükseldi—sanki bir uğultu, bir arı kovanındaki ritim.

Bir kayıt, sokak lambalarının karanlık bir curcunasında başladı. Kıyafetleri eski püskü, ceketi yamalı; bir sigara ağzında. Eylül’ün bir resmini cebinden çıkardı; parmakları titredi. “Bana bak,” dedi kendi sesine—ama içinde bariz bir öfke vardı; gözleri sert, sanki kendini yargılıyordu. Bir kavgadan sonra alınmış bir parça gibi, alnında derin bir çizi. “Her sabah sıfırlanmak ne demek biliyor musun?” diye fısıldadı görüntü. Sesindeki yorgunluk Altan’ın ciğerlerine duman gibi doldu.

Altan kendi kalbini dinlemeye çalıştı. Zamanla ilgili bir şeydi bu; aynı isme bağlı ama farklı dönüş yolları. Her kayıt onun aynı kemiklerini, aynı mimiklerini taşıyordu—ama karar ağacının farklı dallarından geliyorlardı. O, hepsinin merkezindeydi; ama hangisi “gerçek”ti?

Bir kayıt elektronik bir odada başladı—soğuk, polisin flüoresanından farklı bir soğuk. Ekranda genç bir Altan, elleri arkada bir laboratuvarda prototipin ana devresiyle konuşuyordu. “Bu, son adım,” dedi kayıt Altan’ı; sesinde bir kararlılık, bir fedakarlık ışıltısı vardı. Ellerindeki cihaz, döngünün ilk prototipiyle aynı mühürleri taşıyordu—o mühürtü o gece kendi eliyle koymuştu. Altan’ın göğsü sıkıştı; parmak uçlarına bir sıcaklık yayıldı. Bu görüntü, yıllar önce gömülen bir itiraftı: “Eğer bu başarılı olursa, Eylül’ü kurtaracağım.”

Ellerinin arasındaki kayıt, gerçek zamanlı bir itiraf gibi parladı. Altan hafızasının bir parçası titreşti, ama hatırlamıyordu—sistem hatırlıyor, o unutuyordu. Gözleri doldu; bildiği bütün seçimlerin burada, birer etiket gibi dizili olduğunu gördü. Sanki kendisi bir ürünmüş gibi—paketlenmiş, fiyatlanmış, katalog numarası atanmıştı.

Sonra bir kayıt daha vardı; adı sadeydi: SON-ÇÖKÜŞ. Ekran karardı, sonra bir çöp tenekesinin yanı; gece yağmurla yıkanıyordu. Altan soğukta bir duvarın kenarına sırtını dayamış, kanlı bir örtüyle sarmalanmıştı. Yüzü bembeyaz, göz kapakları yarı kapalı, nefes çabuk ama aralıklıydı. Bir arabadan söylenmiş lastik sesi, bir kilit tıklaması duyuldu.

Kamera ona yakın çekim yapınca, dudakları kımıldadı. “Eylül,” fısıldadı—sesi sanki uzak bir helikoptere binmişçesine titriyordu. Bir el, onun saçlarını tutup çekti; parmaklar kanlıydı. Kayıttaki Altan nefes aldı, bir çaba gösterdi; cümle yarım kaldı. Kan, bir damla gibi çenesine doğru aktı.

Altan, ekranın karşısında dondu. Bütün odanın sesi, kaydın nabzıyla eşitlendi. Nefes aldı; ağzında metal tadı belirdi. Kayıttaki Altan son nefesini verdi. Gözleri beyaza döndü; görüntü sarsıldı ve karar verdi. Ekranda bir kırılma, bir dalga—ve sonra bir ses daha duyuldu.

Ses, şeytani bir zamanlanmayla aynı damarda atıyordu: o ses Altan’ın sesiydi, ama daha yaşlı, daha yorgun. Ve aynı zamanda canlıydı—şu anda konuşuyor gibiydi. “O an geldiğinde bilmiyordum ki,” dedi ses, derin ve yavaş. “Biliyorum çünkü son çığlığımı kaydettim; ama daha önemlisi, biliyorum ki bu kayıtlar… konuşmayı öğreniyor.”

Altan’ın ciğerleri bir yumruk yedi. Bir kaydın ölümle sona ermesi beklenirdi; son ses bir mezar taşı gibi düşünülürdü. Ama ses devam ediyordu; kayıt bitmiş olmasına rağmen, fon müziği sustuğunda bile birisi onun göğsüne elini koyup tekrar nefes aldırıyordu gibi. “Hangimiz?” diye fısıldı ses—ve bu, kuşkusuz başka bir Altan’ın sesi değildi. Doğrudan kendi belleğiyle konuşuyordu; kelimeler Altan’ın kulak zarında çakılıp kaldı.

Selim parmaklarını birbirine sürtüp mırıltıyla, “Bu mümkün değil,” dedi. Sesi, bir kablo gibi gerildi. Altan cevap vermedi; dudakları kuruydu. Gözünün köşesinden bir plaka daha yanıp sönmüştü—etiketi: ALTAN-ZAMANLARARASI.

Ekrandaki ses devam etti. “Eğer bu bir döngü ise,” dedi, “eğer bizler bir ağacın dallarıyız ve her dal kendini gerçekte zannediyorsa—o zaman bir şey daha var.” Nefesini dinlemişti; alt tonlarındaki titreme bir tehdidi saklıyordu. “Beni dinleyen birisi varsa, bilsin ki ölmüş olan ben değil. Ölen bedenimdi. Hafıza başka bir yerde kaldı. Biz konuşabiliyoruz artık.”

Altan’ın elleri ekrana yapıştı; parmaklarının ucunda devrelerin soğuk ışığı titreşti. Kendine sordu: Konuşan kim? Kayıt, bir cesedin yanında duran bir sesi mi temsil ediyordu? Yoksa o ceset bir simülasyondu ve konuşma başka bir şubenin canlı yayını mıydı?

O an odadaki hava daha da ağırlaştı. Duvarların arkasında şehrin uyanma gürültüsü başlıyordu; reklam panoları yavaşça Eylül’ün yüzünü tekrar gösterdi. Altan’ın kalbi, yatakhanedeki bir sancı gibi defalarca atıyordu.

Selim, kayıt panosunun bir köşesine uzanıp bir kısayol tuşuna bastı. Yeni bir pencere açıldı; dalga formları, veriler, bir ağ haritası. Düğümler birbirine bağlanmış; her düğümde bir Altan profili, her profilin altında bir etiket: AKTİF veya PASİF.

Altan gözlerini kırpıp, düğümlere baktı. Birkaç düğüm yeşildi—aktif. Bazıları ise gri, tozluydı—pasif. Ama o “ölüm” kaydı altında bir düğüm parlak kırmızıydı: CANLI.

Kulağının dibinde eski bir ipucu yankılandı—döngü algoritmasının prototipi, anıları sıkıştırıp başka dallara kopyalayabiliyordu. Mira bunun üzerine bir pazar kurmuştu; anılar alınıp satılıyordu; dallar birbiriyle konuşmuyor diye kimse garanti veremezdi. Ama bir kayıt, bir cesetle bittiği halde konuşmaya devam ediyorsa, sınırlar aşılıyordu.

Altan parmaklarını kemirdi. Kendi ellerinin üzerinde bir yabancılık hissetti; tırnaklarının kenarında toz birikti. “Kimin sesi bu?” diye fısıldadı kendi kendine. Cevap gelmedi—sadece ekranın içinden gelen sürekli bir cızırtı.

Kayıt tekrar oynatıldı. Ekrandaki ses, şu andaki Altan’ı doğrudan hedef almıştı: “Eğer beni duyuyorsan,” dedi, “ve eğer hâlâ geçmişe tutunuyorsan, bil ki bu, alınacak bir seçimdir. Çünkü her hafıza şeridi bir irade taşır. Hangimiz konuşuyor? Belki hepsimiz; belki hiçbiri.”

Altan’ın boğazında bir tuğla vardı. Soru kendi içine saplandı: Hangi Altan şimdi konuşuyor? O an bir zil çaldı—odanın kapısı değil, cihazın içinde bir uyarı. Yeni bir kayıt eklendiğine dair.

Altan parmaklarını daha sıkı kenetledi. Kayıtların sesi, odada gerçek zamanlı bir şekilde yükseliyor gibiydi; hangi sesin canlı, hangi sesin tekrar oynatıldığını ayırt edemiyordu. Ekranın sol köşesindeki küçük yazı yanıp söndü: AKTİF AKIŞ BAŞLADI.

“Kimin sesi bu?” Altan tekrar sordu, ama bu kez soru daha yüksek, daha keskinti. Cevap gelmeden önce kayıt bir çığlıkla kesildi. O çığlık Altan’ın kendi çığlığına öylesine benziyordu ki, kulakları uğuldu. Ve sonra, tam o anda—ekranın içinde, ölen Altan’ın dudaklarının hareket ederek hâlâ konuştuğu görüldü.

“Hangi Altan?” diye fısıldadı Selim—ama sorusu bir adamın tabancanın namlusuna baktığı an gibiydi: derin, tehlikeli, kaçınılmaz. Altan’nın gözleri büyüdü; tüm oda sisle kaplandı gibi oldu. Ses ekrandan çıkıyor, ama sanki yanında bir yerden de—gerçekte, yanı başından—geliyordu.

Ekran konuşmaya devam etti: “Bizi dinleyen kimse varsa, cevap verin. Hangimiz yaşıyor? Hangimiz şimdi konuşuyor?” Altan parmaklarının ucundaki ışığı izledi; gölgesi bir ağacın dalları gibi titriyordu. Ve tam o anda, kayıt çöktü, pikseller bir takla attı ve bir görüntü dondu—bir yüz, bir ağız, hareket eden dudaklar.

Altan dudaklarının arasına bir kelime sıkıştırdı ama söyleyemedi. Kamera, ekrandaki dudaklara yakınlaştı; bir harf daha döndü—sonra tekrar: “Hangi—” Ve tam olarak o noktada, ses odanın içinde devam etti; kayıt devam etti; ama gerçek miydi yoksa bir yankı mı? Altan bilemiyordu.

Hangi Altan şimdi konuşuyordu?