Chapter 12
Eylül’in dudaklarının arasından çıkan o yarım hece, Altan’ın göğsünde bir çatal gibi takıldı; yutkununca kıvranan ses, odada asılı kaldı.
O an kaydı durdurduğunda ekranın mavimsi ışığı yüzüne vurdu; parmaklarının ucunda bir buz vardı. Parmakları kameranın kenarına yapışmış gibi kaldı, titreşti. Tekrar oynattı. Tekrar durdu. Her kare Eylül’ün gözlerinin içine çakılıydı; orada bir direnç, bir nokta, ama kelime yoktu.
Hafif bir elektrik kokusu geldi odadan; eski kayıt oynatıcının fanının cızıldayan sesi, koridorun öteki ucundaki sabahın garip sessizliğiyle yarışıyordu.
Her döngüde bir şey eksiliyordu. Bu sefer eksik olan sadece kelime değildi. İçinde bir parça daha yoktu; bir anı pıhtısı, bir başlangıç çizgisi.
Ayakta durmaya zorladı kendini. Dizlerindeki ağırlık yeni uyanmış bir ejderhanın dişleri gibiydi; her adımında eski bir yara açılıyordu.
Selim’in adresi kartında hâlâ var: Kuzey Yanı, İletişim Kulesi’nin gölgesinde, küçük bir pano üstünde el yazısı. Selim, bir zamanlar onun mentoruydu; gür saçları, ağarmış sakalıyla dersiyle, hırçın zarafetiyle. Altan’ın bildiği tek şeylerden biri de Selim’in sır tutma konusunda deneyimli olduğuydu.
Dışarı çıktı. Şehir ona her zamanki gibi kirli, parlak bir yüzle baktı; reklam panoları sabahı bir kez daha çırılçıplak sunduğunda Eylül’ün yüzü bir ışık karesinde belirdi. Döngü alanı sinyalleri kulelerin üzerinden geçerken göğsünde bir darbe daha attı. Bu kulelerin titreşimi, bir üste açıyla kalbinin ritmini etkiler gibiydi; saniyeler yutuluyor, anılar çekilip gidiyordu.
Kulelerden birinin altındaki sokakta, yiyecek dronları metal bir koku bırakıyordu. Eski bir kafeye sığındı, siyah kahveyle parmak uçlarını ısıttı. Kahvenin acısı dilinin kenarlarında dolaşırken, Eylül’ün mırıldanışı kulağında bir yankı gibi geri geliyordu: "…an…"
An.
An mıydı? Veya daha küçük bir şey; hece, başlangıç.
Kahveyi bitirmeden önce harekete geçti. Selim’in kapısı kilitli değildi. Mekân içeriye sıyrılmış yazıları, hatırlanmayan notları, aşılmış sınırları taşıyordu. Koridorun ucunda Selim, pencere önünde duruyordu; dışarı bakıyor gibi ama hiçbir şeyi görmüyordu.
Selim’in sırtında, yılların verdiği bir kambur daha belirgindi; omuzları mürekkep lekeleriyle kaplı bir cüzdan gibi asılıydı. Altan kapıyı açtığında odanın havası sıcak, biraz rutubetliydi; eski bitki yapraklarının kurumuş damarlarından gelen hafif toprak kokusu, laboratuvar cihazlarının soğuk ozonuyla karışıyordu.
Selim başını çevirip bakmadı önce. Elleriyle masanın üzerindeki bir kartı çevirdi, tırnaklarının kenarlarına biriken grant tozu parladı. Sonra gözleri yavaşça Altan’a kilitlendi: "Gecikme beklemiyordum."
Altan kim olduğunu söylemeden durdu, gözleri Selim’in gözlerinin içindeki haritalara takıldı; bir zamanlar birlikte çizdikleri sinir yollarının kâğıt üzerindeki koordinatları. Haritalar solmuştu, kenarlarında kahve izleri vardı.
"Selim," dedi Altan, sesini saklamaya çalıştı; ama kelime bir çakmak gibi çakınca içindeki yangın alevlendi. "Eylül’ün bir kaydı var. Son kare… konuşmaya çalışıyor. Bir şey söylemeye çalışıyor."
Selim’in omuzları taklandı. Masaya iki parmak koydu, sonra büyük bir nefes aldı. "Bunu bekliyordum," dedi. Sesi tahmin edilemez bir taş gibi ağırdı.
Altan’ın kalbi bir ritimde zigzag çizdi. "Bekledin mi? Ne demek bekledin?"
Selim gözlerinin içine baktı; yüzünde yavaş bir kırılma belirdi, göz kenarlarının ince çizgilerinde yalanların izleri gibi duruyordu. "Beklemekten başka bir şey değil. Bu —" eliyle masadaki bir kutuya dokundu; içinde eski veri çipleri vardı, ışıkları sönen birkaç stick. "— bu döngüler, beklenmedik sıçramalar yapmaya başladı. Eylül’ün kayıtları bunun kanıtı."
Altan adım attı, çenesinde toplanan sinirler pır pır ediyordu. "Sıçramalar mı? Daha önce oldu mu? Anılar mı…"
Selim onu susturdu. "Altan, bir şey söyleyeceğim ama dur bakalım. Nefes al."
Altan aldığı nefesi duvarın soğuk taşına çarptı. Göğsü yanında bir saat gibi tık tık ediyordu. "Peki söyle."
Selim iki elini havaya kaldırdı sanki elinin tersiyle zamanı aynı anda bastırabilir gibi. "Sana yıllar önce söylediğim şeyi hatırlıyor musun?"
Altan hatırladı; Selim’in, gençken ona baktığı zamanlarda söylediği sert baritone cümle: 'Bilim insanı olmak, gerçeği taşımaktır. Taşımak acıdır.' O kadar çok yüklenmişti ki o söz yetmişti belki de.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Altan.
Selim, masanın çekmecesinden bir paket çıkardı; içinden bir adet ölçüm cihazı çıkardı, ekranında iki yatay çizgi titriyordu. "Burada iki farklı iz var," dedi. "İkisi de senin sinirsel imzalarına uyuyor. Ama biri… farklı bir geçmişe işaret ediyor."
Altan soluklandı. "Ne olmuş yani? İki farklı şablon çıktıysa… belki bir yazılım güncellemesi, belki bir patch."
Selim dudaklarını kıvrılıttı. "Patch değil. Kopya."
O kelime düğmeye basılı bir bomba gibiydi; odadaki hava bir an için daha ağırlaştı, hatta kahve fincanı yanındaki bir tüy gibi titredi.
"Kopya mı?" Altan kelimeyi ağzında döndürdü, tiksinmeden, ama hissettiği şey tiksinti değildi. Daha çok bir boşluğun içinde yürüyor gibiydi; her adımda bir başka gerçeklik kırılganlaşıyordu.
Selim, cihazın ekranına doğru parmağını götürdü; küçük bir parmak hareketiyle grafikleri büyüttü. İki üst üste oturan iz, aynı başlangıç frekansını paylaşıyordu. Fakat biri, diğerinin bıraktığı izlerin üzerine ektiği yeni dalları taşıyordu. "Biri eski. Biri yeni. Eski, test evresinde oluşmuş, kademeli bir hatayla çizilmiş bir iz. Yeni ise çok daha temiz, daha keskin. İkisini birleştirince… bazı anlarda çakışmalar oluyor."
Altan sanki bir buz katmanının altındaki soluk balığı görmüş gibiydi; ve o balığın ağzı açılıp kendi adını fısıldıyordu. "Sen… bunu kim yaptı? Ben mi…"
Selim gözlerini kaçırdı. Elleri tekrar titredi. "Bunu ben de bilmiyorum. Bizim ekipten bazı veriler izinsiz kopyalandı. Bazı parçalar kayboldu. Ama birkaç kopya çıktı ortaya. Ve…"
Ve ne? Altan bekledi, ancak kanı çekiliyordu. "Ve ne, Selim?"
Selim bir saniye sustu, sonra alt dudağını ısırdı. "Dün gece, veri arşivinde gezinen bir tarama yaptım. Eylül’ün son kaydı ortaya çıktığında… arşiv, bazı eşleşmeler verdi. Bazı imzalar… seninle eşleşiyordu, ama farklı zaman damgaları taşıyordu."
Altan o anda omuzlarında bir ağırlığın kırıldığını hissetti; değil kırılma, ama bir erozyon. "Farklı zaman damgaları nasıl mümkün olur?"
Selim gözlerindeki ıstırabı saklamaya çalıştı ama başaramadı. Gözlerinin kenarı ıslandı. "İmplantlama. Klonlama değil, tam anlamıyla. Sinirsel örüntülerin kopyalanması. Hafıza baskıları. Bizden daha yetenekliler var artık; hafıza bir ürün, bir mal haline geldi."
Altan nefesini zor tutuyordu. "Sen bunu nereden öğreniyorsun? Bizim yaptığımız sistem… benim sistemim. Bu mümkün değil. Ben…"
Altan’ın sesi kırıldı; ertelediği, defalarca kendine yalan söylediği bir itiraf, adım adım yaklaşıyordu. İçinde bir yerde, yıllar önce yaptığı prototipin ruhunu saklamıştı; Eylül’ü kurtarma bahanesiyle başlattığı sistemin bir parçasıydı hâlâ. O gerçeği Selim’den saklamıştı. Şimdi, Selim’in önünde dururken, suçun ağırlığı sürüklenip geldi.
Selim ellerini masaya bastı, parmak uçları hafifçe ağrılıydı. "Altan, bilmeni istiyorum… Bu işi senin kadar iyi bilen az kişi var." Gözleri onu süzdü. "Ama sistem kontrolden çıktı. Kayıtlar parçalanıyor. İnsanlar… yedekleniyor, çoğaltılıyor, satılıyor. Hafıza paniği var. Ve bazen, orijinali kaybediyoruz."
Altan’ın midesinde bir şey donar gibi oldu. Kulağına damarlarının şırıltısı geldi. "Sen… orijinali kaybettin mi? Kimin?"
Selim çocuk gibi eğildi, yüzünün bir yarısı gölgede kaldı. "Bazen kopya, realiteyi daha iyi oynar. Daha net olur. Orijinal, yıllar içinde yıpranmış olabilir. İkinci el, tarihi gençleştirebilir. Biz deney yapmadık… ama başkaları yaptı."
Altan’ın aklından geçen her ihtimal birbiriyle dövüşüyordu. "Sen diyorsun ki… ben bir kopya olabilirim?"
Selim bir anda öyle keskin bir bakış fırlattı ki Altan nefesini unutmak üzereydi. "Söylediklerimden öyle bir anlam çıkarılabilir." Gözlerinde suçun rengi vardı; ama yanında bir koruma, bir savunma da. "Ama daha kötüsü var. Senin sinirsel imzan, arşivde birden fazla yerde çıktı. Birincisi, bizim eski test dizilerimizden. İkincisi ise —"
Selim durdu. Elinin üzerine baktı, bir parmak ucuyla çizgi çeker gibi masada gezindi. "İkincisi yeniydı, temizdi, imkanı sınırlanmış bir formda tutulmuştu. Ve üçüncüsü… oldu mu, olmadı mı bilmiyorum."
Altan çenesini sıktı. "Ne demek istemiyorsun?"
Selim gülümsemeye çalıştı; ama dudakları bulanıktı. "Demek istemiyorum derken, söylemekten korkuyorum. Çünkü söylemek, işin içindeki kirliği açığa çıkarıyor. Ve eğer orijinali kaybetmişsek… senin kimliğin, bizim bildiğimiz Altan kimliğinin, bir yerlerde bir kopyadan ibaret olması olasılığı var."
Altan’ın elleri titredi. Yüzü soğuyordu; sanki damarlarına soğuk bir sıvı enjekte edilmiş gibiydi. "Bu şaka mı Selim? Buna nasıl dayanayım? Benim anılarım… Eylül…"
Selim başını iki yana salladı. "Bilmiyorum. Ve bu yüzden geldim. Çünkü arşivdeki başka bir şey de ortaya çıktı: senin eski kayıtların. Orada bir… fark var. Bazı anlar, aniden kesilip başka bir çerçeveyle devam ediyor. Tıpkı bir kopyanın, kurgulanmış bir anıya saplanmış gibi."
Altan bir adım daha yaklaştı. "Yani bana…"
"Belki seni korumak için bir kopya aldılar," dedi Selim, sesi bir fısıltıya dönüştü. "Ya da sen kendini kopyaladın, güvenlik için. Ya da… birileri seni kopyaladı. Çok ihtimal var. Ama asıl travma şu: orijinali bulamıyoruz."
O cümle odanın içindeki bütün havayı bir anda dondurdu.
Altan bir an için dünyadan koptu; zemin titremeyle uzaklaştı. Ayakları halının üstünde bir bitki gibi kalakaldı. "Orijinali kaybettik."
Selim söylerken gözleri yerdeydi. Dudaklarından çıkan bu cümle, bıçak gibi düştü; Altan’ın etrafındaki her şeyin dokusu çözüldü. Bir kopya mıydı? Hatırlamaları gerçek miydi? Eylül’ü bulmak için harcadığı her an, her acı, gerçekliğin yaldızlı bir replikası mıydı?
Bir odanın duvarına asılı eski fotoğrafa baktı; orada çocuk Eylül, elinde küçük bir oyuncak, gülüyordu. Fotoğrafın kenarı sararmış, ama gülüş oradaydı—o kadar gerçekti ki parmakları fotoğrafın yüzeyine dokunmak istedi. Dokunduğunda parmağına ılık bir cetvel gibi geri dönmedi.
Selim ona baktı, gözlerinde bir şey kırıldı. "Bunu söylemek zorundaydım. Sen… belki bir sürü halden ibaret bir çalışmanın sonucu olabilirsin. Bunu araştırmamız gerekir. Fakat bir şey daha var, Altan. Eğer orijinali kaybettikse, o kişi… belki çoktan yok."
Altan bir adım geri çekildi. Şehirden gelen mekanik uğultu pencereden içeri sızıyordu; reklam panoları Eylül’ün yüzünü geçerken bir an için gözlerini yakmış gibi oldu. Kalbi sancıyla atarken, Selim’in sesi tekrar düştü:
"Orijinali kaybettik."
Cümle havada yapışıp kaldı. Oda, ekrandaki iki çizginin yansımasıyla hafifçe titredi. Altan, ağzını açmak istedi; ama dilinin ucunda sadece boş bir yankı vardı, yeni bir döngünün başında çığlık atmayı bekleyen bir kuş gibi.
Dışarıda bir drone çömelip geçerken, sesleri pencerede bir dalga gibi parçalandı. Altan’ın gözleri Selim’den ayrılıp, kendi ellerine takıldı; parmaklarının ucunda hâlâ kahvenin kokusu, ekranın soğuk ışığı, Eylül’ün hecesi… hepsi bir zincirin halkaları mıydı? Veya bir taklitçi oyununun özenle hazırlanmış sahneleri mi?
Selim derin bir nefes aldı. Camlara vuran reklam ışıklarından bir tanesi Eylül’ün yüzünü kısa bir an için daha yansıttı. Selim gözlerini kapadı, ardından tekrar açtı ve sanki kendi kendine konuşur gibi fısıldadı:
"Yoksa sen, Altan… gerçek ama tek değilsin."
O kelime altını çizdi. Altan’ın vücudundaki titreme daha da arttı. Soru, labirentin en karanlık köşesinde çivilenmiş bir sancı olarak büyüdü. Selim başladığı cümlenin tamamını söyleyemeden durdu; kelimeler ağzından kaçtı, masaya vurdu, ardından düştü.
"Orijinali kaybettik."
Cümle tekrarladı, sanki her harfi bir kilidi açıyordu. Altan’ın göğsüne bir metal tülün düşmesi gibi oldu. Gözleri daraldı. Ağzı kurudu.
Karşısındaki adam, yıllar önce ona yolu gösteren adam, şimdi elinde bir harita tutuyor; haritanın ortasında onun adı yazılı ama kenarları yırtık. Altan parmaklarını sıkılaştırdı; bir şeyler kırılmak üzereydi. Soruların hepsi hazırlanmış askeri birlikler gibi dizilmiş, sadece bir emir bekliyorlardı.
Selim başını iki yana sallayıp, sessizce ekledi: "Bunu çözersek, belki Eylül’ü de buluruz. Ama önce… bir şeyi bilmeliyiz. Sen kopya mısın, yoksa gerçek mi? Ve eğer kopyaysan, orijinali… kaybettik."
Kapı aralığında duran gölge, bir an için uzadı. Şimdi her şey geri dönüşü olmayan bir eşiğin üstündeydi. Altan’ın ağzında tatlanan metal, kanın tadı gibiydi.
Cümle odada yankılanırken, Altan’ın dünyası yeniden şekilleniyordu. Selim’in sözü bir pusula gibiydi; kuzeyi işaret eden bir çivide sabitlenmişti.
Altan bir adım daha attı; ayakları halının üzerine bastı ve cevapları duymaya hazırdı. Ama Selim sadece bakıyordu; elleri hala cihazın üzerindeydi. "Orijinali kaybettik." dedi tekrar, bu sefer fısıltı değil, bir gerçeklik ilanıymışçasına.
Pencere dışındaki gökyüzü bir an için durdu; bir reklam panosu Eylül’ün profilini gösteriyordu. Sanki şehir bile nefesini tutmuştu. Altan’ın kalp atışı yükseldi — bir sonraki kelimeyi söylemek için.
Ama o kelime, o son kapı, Selim’in dudaklarından çıkana kadar bekleyecekti.