Chapter 11
Badem kokusu, reçelin tatlılığı, ıslak toprak—hepsi aynı anda kamburundan sızdı Altan’ın göğsüne. Odaya yayılan koku, bir an için dünyayı eğip büküyor; hafif bir rüzgâr gibi, çocukluğun balkonuna üflüyor, küçük bir köpeğin havlamasını, Eylül’ün avucunun sıkışmış ısısını getiriyordu.
Nefesi kesildi. Ses, yarıda kalmıştı; kaynağı bir kayıt mıydı, anı mı, yoksa zihninin bir virüsünü mü dinliyordu belli değildi.
Ayakta kalamadı; metal sandalyeye çöktü. Parmak uçları titredi. Göğsünde bir düğüm, yavaşça taş gibi ağırlaştı. Kulağının arkasında bir uğultu—Döngü kulelerinin daimi, nazik uğultusu—her zamanki gibi gerçekliği uzaktan çekiyordu.
"Bu koku..." diye fısıldadı kendi kendine, daha çok bir onaylama için.
Ardından karar verdi. Eğer bir yerde o kokuyu, o sesin devamını bulabiliyorsa, aramak zorundaydı. Kazanın Kaydı—adını hiç telaffuz etmemişti kimseye; protokolün ilk adıydı: KAZAN. O isim, eski bir laboratuvar terimi gibi çınlıyordu kulaklarında. Kazan, Eylül'ü geri getiren makineydi. Ya da ona inanmaya yemin etmiş bir adamın kurduğu yalancı umut.
Kapı anahtarını bile çekmeden çıktı. Aşağı kattaki arşiv odalarına giden koridor soğuktu; asansörün kapısına kadar yürürken ayaklarının altında tozun hışırtısı geldi. Koridorun duvarındaki panolar birbiriyle yarışan reklamlarla parıldıyordu; gökyüzünden sarkan sensör kulelerinin yarattığı siber gölgeler üzerine renkli ışık lekeleri düşmüştü.
Güvenlik kartı? Çalınmış, kiralık, birkaç tanınmış yedekçiyle paylaşılmış. Altan, elinde teneke kırmızı bir kartla bekledi; güvenlik penceresi bulanık bir yüzü taradı ve yeşil tık attı. Kart, geçmişin bir şişesinden koparılan bir etiketti ve her açıldığında biraz daha fazla hayat ihanetine uğradığını hissettirdi.
Arşiv odası, beklediğinden daha genişti; raflar tavan boyunca uzanıyor, her raf bir hatırlama denizine benziyordu. Dijital spoller, antik plakalar, fosilleşmiş veri yongaları—her biri geçmişin bir sabahını saklıyordu. Hava soğuktu; klimaların ritmik nefesi hafif bir titreme yaratıyordu. Uydu kayıtlarının mavi parıltısı, odanın bir köşesindeki cam panelde titreşiyordu.
İsimler aradı: KAZAN, PROT-01, ALTAN-K. Arama çubuğuna yazdıkça, ekran bir dizi sonuç fırlattı: test sürümleri, hata raporları, erişim talepleri reddedilmiş, şifrelenmiş günlükler. Sonunda, bir başlık kırmızıyla yanıp sönüyordu: KAZAN/INIT/0112—Yetkisiz.
Kalbi hızlandı. Ellerini yıkıyor hissiyle, kartını okuyucuya itti; sistem beklemedi, kendiliğinden açıldı. Erişim geçiciydi; onbeş dakika, belki daha az. Zaman doluyordu. Her saniye bir döngü gibi, bir öncekinin üzerini örtüyor, neleri hatırladığını azıcık daha siliyordu.
Ekranı dokundu; kaydın ilk karesi belirdi. Laboratuvar. Flu floresan ışıklar. Hava, kaydın dairesel hoparlörlerinden soğuk ve steril geldi. Ekranda duran adam, Altan’dı—ama daha genç, saçlarında azıcık daha çok siyahlık, gözlerinde daha fazla kararlılık. Yüzündeki çizgiler kabardı; o çizgiler, bir planın ağırlığını taşıyan çizgilerdi. Ellerinde bir şey yoktu, sadece iki avuç insan.
Altan, ekrana dokundu; parmağı camda bir hayalet izi bıraktı. Ses açıldı.
"Başlatıyorum," dedi kayıt Altan’ı. Sesi, kendi hafızasında olması gerektiği kadar sıcak değildi. Kayıt sesinin üzerinde hafif bir elektronik uğultu, bir kapı kilidinin tıklaması vardı.
Ekranın köşesinde zaman damgası: 12.11.2069 - 07:02. O sabahın saati. O gün, o an...
Altan bir şey söyleyebilirdi belki de o anda. Ama hiçbir şey hatırlamıyordu. Sadece izliyordu; izledikçe hafıza kırıntıları—küçük sopa darbeleri gibi—yüzüne çarpıyordu. Bir an için minicik bir balkon, bir köpek havlaması, reçelli bir kavanozun kapağının çatlarken çıkardığı ses; sonra hepsi tekrar dağılıyordu.
"Parametreleri onayla," dedi kayıt altındaki bir ses daha. Off-camera. Davranış biçimi rutin, nezaketle karışık bir komut.
Altan ekranda kendisine baktı. Kamera yakın çekime geçti, eller parmak uçları titreye titreye bir paneli sildi. Panelin bir yanında küçük bir oyuk vardı—Eylül’ün çizdiği bir kalp. Altan iç çekti; parmağındaki yüzük. Yüzüğün içindeki yazı: EYLÜL. Görüntü onu bıraktığı hayal kırıklığından daha fazla sızlatıyordu. Yüzüğün içindeki çizgi, eski bir tarihin hatırasını taşır gibiydi.
"Bu sefer..." dedi eski Altan. Cümle yarıda kaldı. Mikrofon, sanki sözcükleri yutmaktan korkuyordu.
Görüntü çizildi. Bir veri taşıyıcısı, ardındaki panelden bir ışık balığı gibi kabloları yutuyor; kod satırları akıyor. Altan, kodların arasında kendi el yazısını tanıdı—eski HızlıProtokol el yazısı, bir zamanlar kendi imzasıydı. İmza, kaydın alt köşesinde belirdi: Başlatıldı: Altan Karan. Onaylandı: ---. İmza boştu. Bir yerlerde, kendisi dışındaki birilerinin daha onay verdiğine dair bir iz vardı; ama ismi bulanık, maskeliydi.
Altan'ın nefesi kesildi. Kendi adını izleyen üç noktaya baktı; üç küçük nokta, yılların yutulmuş bir sıradan daha fazlasıydı. Bir an için o üç nokta, kaydı başlatan diğer elin işareti gibiydi.
Ekran, farklı bir kameraya geçti. O anlarda laboratuvarda bir çekim vardı, açı değişmiş; eski Altan'ın yüzü yan profilden görünüyordu. Arka plan flu; bir kapı aralığı var ve o aralıkta bir gölge—kadın silüeti—tepe lambasının altına yerleşmiş. Silüet, miras gibi dik durmuştu. Altan’ın midesi buharladı; silüetin omuz çizgisi tanıdık geliyordu: Mira Kalkan’a ait, diye bir düşünce anında alevlendi, ama sonra sönüp gitti. Kanıt yalnızca bir gölge, bir soru işaretiydi.
"Algoritmanın beklenmeyen yüzde göstergesi?" diye sordu geçmişteki Altan, lab ortamında bir tür içerikli not alırken. Sesi titriyordu, ama neyin titrediğini söylemiyordu damla damla.
Ardından, kamera küçük bir pano gibi yerleştirilmiş bir kutunun içine yaklaştı; kutunun içinde bir ekran, içinde bir yüz ve yüzün kenarında Eylül’ün küçük bir fotoğrafı vardı—o fotoğraf altlı üstlü duran küçük bir çocuğu gösteriyordu; Eylül, o fotoğrafta gülüyordu. Fotoğraf sallanıyordu sanki. Pencerenin önünden geçen bir rüzgâr, o fotoğrafın kenarını hafifçe titretiyordu.
Görüntüdeki Altan, bir şey söyledi: "Bana inan," dedi. Sesinden bir kibarlık akıyordu; aynı anda bir yalvarış. Hangi tarafa yalvardığı görünmüyordu.
Ekran yırtıldı; bir başka bakış açısı geldi. Şimdi kayıt, laboratuvarın endişe dolu sessizliğini kıran bir bekleyişle doluydu. Panelden gelen ışık, devrelerin üstünde canlı canlı atıyordu. Başlat düğmesine basıldı. İzleyen her çip, her tel, dikkat kesildi.
Altan’ın eski benzeri düğmeye basarken dudakları arasından çıkan tek kelime, "Eylül," olarak kaydedilmişti. O kelime, boş odada yankılandı. Yeni Altan’ın boğazında bir asit tadı oluştu. Sesin kaydı o sabahın nemine karışıyor, reçelin ağır şekerine bulanıyordu; ağzında sanki bir lokma kaynamış bal acı bir tat bırakmıştı.
Başlat tuşunun tıklamasıyla birlikte, kamera birkaç saniye boyunca görüntüyü yakalayamadı; sadece bir ışık parıltısı, ardından elektronik bir patlama. Altan, ekrandaki parıltıya bakarken kendi elinin monitördeki gölgesini gördü—parmaklar, bir ağacın dalları gibi uzanıyordu.
Kayıt, geri döndüğünde, laboratuvarda farklı bir zaman dilimindeydi. Her şey sanki katmanlanmış gibiydi; aynı oda, farklı sabah. O an her şey durdu—kayıt, bir nefes, bir bekleyiş.
Ve sonra, başka bir kamera köşesinden bir çocuk sesi duyuldu; tanıdık, boğuk, Eylül'ün tonu değildi belki ama bir rezonans vardı. Kamera açısı yavaşça kaydı ve önünde duran cam bir bölme ile küçük bir oda belirdi. Oda karanlık değildi; sarımtıl bir ışık vardı. İçeride bir kız oturuyordu. Saçları dağınık, gözleri büyük.
Eylül.
Altan’ın kalbi boğazına çıktı. Ekranı yaklaştırdı; piksel piksel alt üst olan yüzü incelemeye başladı. O gözlerin derinliği, yıllardır hasret kaldığı o boşu dolduruyordu. Göz kapaklarının altındaki kırışıklıklar, solgun dudak; ama gözleri—o gözleri biliyordu. Bildiği her sabahın dışında kalan hafızanın ayrıntılarına benziyordu.
Kayıt, o ana dair sesi de kaydetmişti ama arada bir frekans atlaması vardı; kelimeler çarpışıyor, hecelerde çatallaşıyordu. Altan sesi yükseltti, kapakları açtı; her çıplak frekans, Eylül'ün kelimelerini çözmek için bir şans daha veriyordu ama bir şey eksikti: bir bant, bir paket, sistem tarafından kasıtlı olarak çıkarılmış bir frekans bandı. Ses, yarım bir cümle veriyordu: "...kurtar—" sonra statik.
Eylül, kameraya baktı. Gözü tam ekrana kilitlenmiş gibiydi; bir anlamda izleyici yerine kameranın kendisine bakıyordu. Göz kapaklarındaki titreşim, dudakların arasındaki seğirme. Bir şey söylemeye çalışıyordu. Altan eğildi, ekranın içine dalmak ister gibi. Dudak hareketleri çerçeveyi dolduruyordu; 'k-a-l' mı yoksa 'g-ö-r' mü, fark edemiyordu. Piksel üzerinde piksel, görüntü bozulup düzeliyor, Eylül’ün ağzı bir an için netleşiyor, sonra sanki bir gülümseme belirip yine dağılıyordu.
Altan parmağını ekrana bastırdı; soğuk cam, gerçekliğin bir bariyeri gibi. Dördüncü kez sesi açtı; sadece artan bir statik, ardından bir nefes. Ekranın köşesinde küçük bir kod belirdi: FREKANS: redacted. Ve ardından bir satır: SESSİZ: yetki gerekli.
Yüzüne buzlu bir ter indi. O yetki, Mira'nın şifreleriyle birlikte geldiği zaman onda bir ısırık var demekti. Mira’nın uzaktan müdahalesi, kaydı manipüle eden bir el.
"Ne demek istiyorsun?" diye fısıldadı kendi kendine. Sorusu, laboratuvarın soğukluğunda kayboldu.
Ekran birdenbire zoom yaptı. Eylül’ün gözleri kamera objektifine hedefine kilitlendi; canlı bir çekim gibi, sanki o an için zaman durmuştu. Gözlerin içindeki renk, tanıdıktı; soluk bir yeşil, deniz kenarında güneşin kırdığı bir taşın rengi. Altan gözlerin içine bakarken, kendi geçmişinin içinde bir kapı aralandı: Eylül, dudaklarıyla bir şeyler yapıyordu—sanki 'kal' kelimesini söylemeye çalışıyor, ya da 'gel'… Altan dudaklarıyla aynı hareketi yapmaya başladı; aniden anladı ki gözyaşları kanlanıyordu dudaklarını kurutuyordu.
Kayıtın frekansı bir kez daha kıvrıldı; görüntü çizildi. Son kare geldi: Eylül tam kameranın dibindeydi, gözleriyle konuşuyor gibiydi. Bir hareket, bir his: o bakış, "beni bul" diyen bir işaret gibi değildi; daha çok, "söyle" diyen bir beklentiydı. Sanki Altan’dan değil, kayıt izleyicisinden, belki de kameranın sahibinden bir şey bekliyordu.
Altan fark etti ki kayıt sadece bir geçmiş değil, bir talep taşıyordu. O göz, bir emri değil, bir soru soruyordu. "Ne söylemeye çalışıyorsun?" diye haykırmak istedi; sesi çıkmadı. Odada yalnızdı ama yine de birinin gelip onu durduracağını, izinsiz izlediğini hissediyordu.
Kayıt sona ermeden önce ekran bir son nota verdi: Kaydı başlatan: Altan Karan // Sebep: redacted.
"Redacted," diye tekrar etti Altan. Kulağına Mira'nın gülüşü gibi bir şey takıldı—hırs dolu, vergi gibi.
Arşiv ekranı kapanmak üzereydi; sürenin son dakikaları bir uyarı sesiyle çınladı. On beş dakikasının büyük kısmı gitmişti. Altan, kaydı kaydetmeye çalıştı; sistem uyarmadı, izin vermiyordu. Bir yedek kopya oluşturmak için elini attı ama panik elini zekice kullanmasını engelledi. Kayıt, yarım cümle gibi kayboldu.
Bir ışık çaktı; koridorun diğer ucundan biri adım sesleriyle geliyordu. Güvenlik. Onlar bu kapıları bilirdi. Onlar aynı zamanda hafızanın sahibiydi.
Altan, otomatik olarak hareket etti. Kaydı son karede dondurdu; Eylül’ün gözleri kameraya saplanmıştı. Dudakları hareket ediyordu, ama bu sefer kesin bir kelime var gibiydi; alt dudak aniden yukarı kalktı, küçük bir heceydi belki de "su" ya da "anne" ya da "kal". Ekran piksel piksel parçalandı.
Ayak sesleri hızlandı.
Altan parmaklarıyla ekrana son bir kez dokundu. Sanki o dokunuş, geçmişe bir nota bırakabilirdi; ama ekran sadece soğuk cam bıraktı. Gözleri Eylül’ün gözlerinin içinde kayboldu. Bir not, bir imza, bir hayat hatırlanmayı bekliyordu.
Koridorun ayak sesleri kapının önünde durdu ve anahtarın çevrilme sesi geldi.
Eylül’ün gözleri kameradan ayrılmadı.
Altan, nefesini tuttu. Parlıyor, az önce gördüğü her şeyin göğsünü sıktığı o an—şimdi daha da yakın, daha da sızlatıcıydı.
Kapı açıldı. Bir gölge düştü odaya.
Kayıtın son karesinde Eylül, kameranın içine bakıyor; dudakları arasından bir hece daha çıkmaya çalışıyor ama dünya, sanki onun kelimesini yemiş gibi susuyor. Altan, o hecenin anlamını bütün bedenine koymak istiyordu.
Ne söylemeye çalışıyor?