Chapter 16
Kapı gıcırdayarak açıldı. Lara, soğuk bir rüzgâr gibi içeri süzülen sessizliği yutkunarak karşıladı. Deniz oradaydı. Gözlerinin içinde yılların hiddeti ve yorgunluğu vardı; fakat o an, aralarındaki görünmez ipler yine sertçe gerilmişti. Lara’nın ciğerlerinde sanki derinlerden kalmış bir sızı uyandı. Ağız kuruyordu. Ellerini yanaklarına götürmüş, istemsiz bir tebessümle burukluk arasında gidip geliyordu.
“Beni bekliyordun...” diye fısıldadı Deniz, sesi yarı alaylı, yarı bıçak gibi keskin.
Lara gözlerini kaçırmıyordu. Yıllardır içinde biriken sorular, suskunluklar bugün bir şekilde cevap bulacaktı. “Beklemek mi? Yoksa seni hesaplamak mı?” diye karşılık verdi, dudaklarının kenarında sarsıntılı bir güç vardı.
Deniz yaklaştı. Ofisin soğuk havası bile onları sarmaya yetmedi; havada gerilim, düğüm olmuş bir his vardı. İkisi de yıllar boyunca keskinleşmiş laf oyunları ve gizleyemediği eski yaralarından paramparça olmuştu. “Baban... O öldü, hatta sanıyordun, değil mi?” dedi Deniz, gözlerinde bir hayal kırıklığı parıltısı.
“O öldü.” Lara’nın sesi kırılmaya başladı, gözlerinde ani bir boşluk belirdi. “Sen... ne istediğini biliyorsan söyle artık.”
Deniz’in yüzünde uzun zamandır sakladığı sırlar yavaş yavaş şekillendi. “Gerçekler bazen zamanı gelince ağır bir yük gibi sırtına biner, Lara. Köklerimiz çok daha derin, çok daha kirli...”
Lara adım attı, kollarını göğsünde birleştirerek, teslim olmamanın direnciyle. “Anlat. Ne biliyorsan.”
Masadaki eski, sararmış fotoğrafı aldı. Fotoğrafın kenarındaki küçük notta, yüzlerce bilinmezin arasındaki ipucu kadardı bu. Deniz, fotoğrafa bakarken elleri titrediyse de sesi keskin çıktı. “Bu... senin baban. Ama benim babamdan biri de o.”
Lara’nın kalbi bir yumruk gibi sıkıştı. “Ne demek bu?” diye fısıldadı.
Deniz gözlerini kaçırmadı, “Senin baban... öldü demedik. Yalnızca gizleniyor. Benim babam o adam.”
Bir an için sessizlik çöktü. Oda ağır, kasvetli bir sisle doldu. Lara, neredeyse duyulmayan bir sesle sordu: “Nasıl... Nasıl olabilir? Nasıl?”
Deniz yavaşça adım attı, elini yere dayadı. “Yıllardır araştırıyorum. Fotoğraflar, belgeler, gizli mektuplar... Ailelerimiz birbirine karışmış, yalanlar örülmüş. Hem zavallıyız hem de kurban.”
Lara nefesini çekti. “Bu yüzden peşimdendin, bu sırları açığa çıkarabilmek için."
Deniz’in yüzündeki sert giz müslüman bir çocuktan çok korkunç bir ağacın köklerine benziyordu. “Evet... ve belki de aynı zamanda sana olan öfkemin kaynağı da orada saklı.”
Gözleri karanlıkta parladı. Lara, boğazında yükselen düğümü fark etti. Yıllardır aradığı cevaplar sonunda elle tutulur hale geliyordu. Bir yandan nefretle, bir yandan çaresizlikle bağlı oldukları karmaşık düğüm yavaşça çözülmeyi bekliyordu.
Deniz masanın üzerindeki bir dosyayı çekiştirdi ortaya çıkardı. “Bak. Burada yaptığım DNA test sonuçları var. Senin baban dediğimiz adam aslında bizim babamız.”
Lara, titreyen elleriyle dosyayı açtı. İçinde yorgun satırlar ve tanımadıkları bazı isimler vardı. Ancak sayfalardan birinde gözleri donup kaldı. “Bu imza... bu fotoğraf... bu benim babam.”
İçeriye aniden soğuk bir rüzgâr girdi; pencereden süzülen ince gölgeler yere düştü. Dış dünyanın gürültüsü aniden duyulmadı; ikisi de kendi gerçekliklerine çakılıp kalmıştı.
Lara derin bir nefes aldı. “Peki ya annem? O da bu oyunun neresinde?”
Deniz başını hafifçe eğdi, ağır bir yük altındaydı. “Annen... gerçeği biliyor ama sessiz kalmak zorunda kaldı. Hem babanı hem de burada sakladığımız tüm sırları korumak için.”
“Yıllar boyunca yalanlarla yaşamak ne demek biliyor musun? Hem sevmek hem de nefret etmek... Aynı anda.” Deniz’in sesi çatladı.
Bir an, göz göze geldiler. Kelimeler boğazlarında düğümlendi. İki düşman, geçmişin küllerinde kaybolmuş bir aileye aitlerdi; ellerinde ateş ve buzun kıymıkları vardı.
Çarpıcı bir karar anıydı.
Deniz kelimelerin ardından bir adım geri çekildi. “Bunu seninle paylaşmak zorundaydım... Çünkü başka yol yok.”
Lara, dizlerinin bağı çözülür gibi oldu ama kendini ayakta tutmak zorundaydı. İçinden geçen fırtınalarının üzerini kalın bir buz tabakası kaplamıştı.
“Bugün, her şey değişti.” dedi, sesinde hem korku hem kararlılık vardı. “Köklerimizi öğrenmek... ve onları kazmak zorundayız. Yoksa kelepçelerimizden kurtulamayız.”
Kapının dışında ani bir tıkırtı yükseldi. İkisi de o sesi duydu, nefesleri kesildi.
Lara yavaşça kapıya yürüdü. Gözleri donuktu ama kararlı.
Kapıyı açtığında hiç beklemediği biri belirdi.
Ve işte o an...
Kaburgasında yıllarca sakladığı gerçek, buz gibi bir hançer gibi saplandı:
“Baba... sen mi geldin?”
Karanlığın içinde gölge sıyrıldı. Gözler bir an için parladı. Sessizlik yerini diken üstünde bekleyişe bıraktı.
Ve orada, yanında duran kişi aslında babası mıydı?
Lara’nın bütün dünyası, o kapının arkasında yeniden sarsıldı.
Ve bölüm burada bitti.