Chapter 10
Lara, nefesini tutmuş, o sessiz adımın yankısını dinliyordu. Lobi boşluğuna sinmiş o ağır hava, sanki bir sigara dumanı gibi göğsüne yapışmıştı. Kapıdan süzülen gölge, anlamsızca uzayan anların tam ortasında durdu; avuç içi terlemiş, kalp ritmi bileğindeki nabız gibi deli gibi atıyordu.
Deniz değildi, ama onun varlığı kadar zehirli, o kadar korkutucuydu. Lara kalbinin kıvrımlarında ayak bileklerine dolanmış soğuk bir sarkacın farkındaydı; panik değil ama kesinlikle hırçın bir uyarıydı bu.
"Kim olduğunu biliyorsun..." diye fısıldadı kendine. Ama gerçek neydi? O an, kafasını kurcalayan soruların ağırlığı altında kelimeler boğuluyordu.
Arkadaşı Selin de oradaydı, gözleri kısılmış, göz ucuyla kapıdan gelen gölgeyi süzüyordu. "Kötü bir haber varsa, şimdi değil," dedi, sesi titrek, ama sert.
Ama tuhaf olan, içerideki o karanlık enerjinin tırmanmasıydı. Lara, önümdeki iki kişinin arasındaki gerilimin görüntüsünü netçe seçebiliyordu. Masanın üzerindeki büyük kahve fincanı, kırılacakmışçasına sallanıyordu, Selin’in parmakları masaya vurdukça camlarda titreyen ışık hırçınlaşmaya başladı.
Gölge, aniden konuştu. "Ne kadar naifsin, Lara..." Ses, kalabalığın uğultusuna rağmen keskin ve netti. Ellerini cebine soktu, tercihen tehditkar bir mesafeden çıkarmadan. "Deniz’in ne tür oyunlar çevirdiğini bilmiyor musun? Onun savaşı, seninle birlikte başlıyor."
Lara’nın kalbi keskin bıçak darbeleriyle hızlandı. Oyun mu? Savaş mı? Deniz’in dünyasına adım atmak... O dünya, cıvıl cıvıl cafelerden, renkli festivallerden çok uzaktaydı; karanlığın, korkunun, silik hatırlanmak istenmeyen geçmişin bant izleriydi.
Birden telefonunun ekranı yanıp söndü. Mesaj bildiriminde sadece tek kelime vardı: “Tehlikedeysin.”
Lara’nın parmakları titredi. Kendini yollara atmak, kaçmak mı? Ama nereye? Selin endişeyle bakıyor, “Dur, dur ve düşün. Burada olan biteni küçümseme.”
Kendini odaya kilitlemiş kaotik sessizlik, kapıdan gelen bir başka adımla bozuldu. İçeri hızlı, kararlı bir figür girdi. Siyah takım elbisesi, drenaj gibi keskin bıyık hatları ile dikkat çekiyordu. İsim kartını gösterdi: "Metin Acar, Deniz'in ortağı."
Metin, sessizce Lara’ya yaklaştı. Gözlerinde flaşlar çakıyordu. "Deniz seni arıyor," dedi. "Ama... bu sefer yardım etmesi kolay olmayacak. Bir bedel isteyecek."
Lara, içindeki korkuyla mücadele ederken bir yandan da damarlarında yükselen adrenalinle ayağa kalktı. "Bedel mi? Ne bedeli?" diye sorarken, sesi sert ve kararlıydı.
Metin’in yüzünde acı bir tebessüm yayıldı. "Bilmiyorsun, çünkü bu işlerin arkasındakileri Deniz’den bile az kişi gördü. Ama bilmeni isterim ki, sen şu anda yalnızca bir piyon değil, aynı zamanda oyunun merkezindesin."
Salondaki ışıklar bir anda kırıldı. Dışarının İstanbul’u, rengarenk ve hayat dolu sokakları, buralardan milyonlarca kilometre uzaktaydı. Burada sadece soğuk, yabancı ve ölümün sessiz fısıltıları vardı.
Telefonun ekranı tekrar yanıp söndü. Yeni gelen mesaj: “Bizi buldular. Yalnız değilsin, ama çok az zamanın var.”
Lara, hiçbir yandan kaçamayacağını biliyordu artık. İçindeki yangın alev almıştı ve alevler ne kadar yakıcıysa, karşısında duran bu karmaşık ama tehlikeli aşkta yol alması da o kadar kaçınılmazdı.
Ve Deniz? Deniz, bu satırların çok uzağında, unutulmaz bir intikam planının tam ortasında, Lara için bir bedel ödemeye hazır olduğunu biliyordu. Ama kimsenin bilmediği, bu bedelin onun bile beklediğinden daha yıkıcı olacağıydı.
Laranın yüzünde umut ve korku aynı anda dans ediyordu. Her nefeste, aşktan daha fırtınalı, ihanetten daha keskin bir oyunun içine daha derin sürüklendiğini hissediyordu.
Ve o an, kapının aralığında beliren yeni bir gölge, sessizce ve soğuk bir intikamın habercisiydi.
(Bitti…)