第{{num}}話 1
Islak neon sokakta parçalanmış bir cümle gibi titreşiyordu. Cam, yağmur damlalarıyla ritmik bir davul sesi tutuyor; her darbesi kafatasının içindeki boşluğu biraz daha genişletiyordu.
Gözleri bulanık bir beyazlığı süpürdü önce; tavan yoktu, sadece siyah bir gölge ve ışığın kırıldığı bir ızgara. Nefes almak zor geliyordu; her nefeste ağzının içinde metalik bir tat dolaşıyordu. Dilinin ucuna yapışan o tanıdık ama tanımlanamaz acı, bir cinayet mahallinin kokusuna benzeyen bir iz bırakıyordu — yanmış plastik, ozon ve kahveyle karışmış kan.
Başını çevirince zeminde bir şeyler parladı. Cep, elbisesinin içinde yığılı duruyordu; mühendis işi bir dikişin kenarı gibi açılmıştı. Avuç içiyle cebine dokundu ve bir nesne buldu: soğuk, düz, oval bir anahtar. Anahtarın yüzeyi eskiydi; bir köşesi püskül püskül, üzerindeki metal parlaklığı yağmur suyunu düşündürdü.
Parmakları titredi. Anahtarla birlikte, kumaş bir parçanın içine yapışmış kan vardı — kuru, kahverengiye çalmış, ama hala ıslak bir anı barındırıyor gibiydi. Damarlarında bir buz kütlesi gezindi; nefes alışları kısa, küçük adımlarla yükselip düşüyordu.
"Kimim ben?" diye fısıldadı. Sesinin tonu bir yabancı gibiydi odada; kendisiyle alay eden bir rüzgâr. Soru bir düğüm gibi boğazına büründü, ama cevap boştu. Hatıralar bir tablo üzerine silinmiş gibi, kenarları kazılmıştı; en yakın yüzlerin, en bariz tarihin etrafı beyaz boşluklarla çevriliydi.
Anı yoktu—ama refleksler kalmıştı. Bir zamanlar parmaklarıyla değişik düzenlerde çalışmış, sözcüklerin arasındaki gizli bağlantıları keşfetmiş birinin parmakları hâlâ ölçüyordu. Cebinden çıkardığı anahtarın etiketine tırnaklarını geçirdi; etiketin bir yanında küçük bir logo vardı: iki birbirine bakan dairesel çizgi, içlerinde bir dalga. Logoyu tanımıyordu — ama gözbebekleri istemsizce büyüdü, bir yerde bu sembole bakmış ama adını çıkaramamıştı.
Yağmur, dışarıda bir camın yüzüne daha hiddetle vurdu. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu; saatlerden, günlerden kopmuştu. Ayağa kalktı. Vücudunda eski bir takım kesikler, yeni morluklar; sağ kolunda bantlı bir yara izi vardı, sargı bandının kenarları kirliydi ve eski bir etiketin kalıntısı yapışmıştı: "K 13" diye solgun bir mürekkep lekesi.
Odanın ışıkları arkaik, bir muayene lambasının sararmış halini andırıyordu. Duvara asılı eski, çizik bir pano vardı; üzerinde bantlanmış kağıt parçaları, el yazıları, bir zamanlar önemli olan, şimdi kül olmuş hatıraların kalıntıları. Bir fotoğrafın köşesi çıkmıştı; siyah beyaz, iki insanın siluetleri. Fotoğrafı çevirdiğinde ardında bir isim yazılıydı — ama harfler beyne ulaşamıyordu. Gözleri ismin kenarlarında dolanıp durdu, kayıtlar arası bir boşluk.
Cebindeki kan izine baktı tekrar. Parmağıyla hafifçe ovaladı; dokusu çamurumsu, kuru bir kabuk gibi çatlayacak gibiydi. İçinde hâlâ ısrar eden bir sıcaklık vardı, taze bir şeyin izi. Bir an, kalp atışlarının ritmi hızlandı; beyninin derin köşelerinde bir yankı çalındı: "İz sür." Ama nerede, kimle, neden — cevap yoktu.
Kendini doğrulttu. Pencereden dışarı baktı; İstanbul geceyi bir nefes gibi tutuyordu; köprü lambaları bir gri ipek gibi gerilmiş, denizde neon çizgiler bırakıyordu. Gökdelenlerin camları bir arterin damarları gibi atıyor; Echo'nun logosu, en yüksek binanın alnında, mavi bir halo gibi vuruyordu. Logo, anahtarın etiketindeki döngüye benziyordu — tesadüf müydü, yoksa bir ipucu mu?
Echo. Kelime minik bir kıvılcım çaktı beyninde; ama ardından yine sis. Echo, hafıza kliniklerinin, lüks unutma paketlerinin, hafıza takas pazarlarının adıydı. Sokak tezgâhlarında "unut", "yeniden başla" yazılı broşürler satılıyordu; insanlar anılarını takas ediyor, sıkışmış anıları para karşılığı temizliyorlardı. Hatırlamak geçmişte bir suç ele geçirmek gibiydi artık — her hatıra potansiyel bir delildi.
Cebindeki anahtar ağır bir yük gibi geldi. Etiketin arkasında, küçük siyah iğneyle yapıştırılmış bir kâğıt parçası vardı; üzerinde elle yazılmış birkaç karakter: "A-07 / KAYIT". El yazısı hızlı, aceleyle atılmış; harfler bir öncekinin peşinden kaçıyormuş gibi duruyordu. "Kayıt" kelimesi bir zil gibi çaldı kafasında. Kayıt odası, arşiv, depo... bir şeyin saklandığı yer.
Hafızasızlık, onun mesleğiyle alay eder gibiydi. Eskiden, adli transkripsiyon uzmanıydı; sözlü ifadelerin arasındaki boşlukları yakalayan, bir hesaba döken, hataları delil haline getiren kişiydi. Ses kaydının tek bir tıkırtısından bile olay örgüsü çıkarabilirdi. Şimdi ise kendi zihninin kaydına erişemez haldeydi. Gözleri bir anlığa sise gömülse de parmakları hâlâ kodları okuyordu — "A-07" bir oda numarası değildi sadece; arşiv numarası, sunucu bloğu, belki de bir kabin.
Bir radyo sessizce cızırdadı odanın köşesindeki eski bir terminalin üzerinde. Ekranında bir cümle takılmıştı: "—...kaydı silindi. Protokol 23 yürürlüğe girdi." Yazı kendi içinde titreşiyordu, sanki terminal de hafıza kaybı çekmişti. Bir elin tuşlara dokunurken bıraktığı ısı hâlâ ekran kenarında saklıydı.
İçeriden uzak bir kapı gıcırdayarak açıldı. Ayak sesleri — iki, sonra üç. Dışarıda bir darbukanın ritmi gibi uzayan ayak sesleri. Bir ses, keskin, bir emir verir gibiydi: "Burayı araştır. İz bırakmasın." Türkçe ama sert, planlı. Kulağına tanıdık gelmedi; yine de bir şey, sinir uçlarında hafif bir alarm yaktı.
Panik mı? Değil. Panik, zorla gelen çığlık gibidir, kontrolsüz. Bu his, buz tutmuş sakince bir tetiklenmeydi. Bir zamanlar kod kıran birinin soğuk kanı. Ayağa kalktı, elleri hala titriyordu ama hareketleri planlıydı. Kapıya doğru yürüdü; anahtar, cebinden çıkardığıda parmaklarının arasında cazibe gibi çekildi.
Koridoru takip etti; duvarlarda graffitiler, Echo'nun sloganlarının kırpılmış halleri: "Unut, Yeniden Yaşa", "Anılarını Sat", "Güvenli Silme". Bir köşede, eski bir kioskun ekranında bir reklam dönüyor: genç bir çift, gözlerini kapatmış, gülüyor. Alt yazı: "Ağır hatıraları hafifletin." Sloganlar bir anda iğrençleşti çünkü arkalarında insanların sahte kahkahaları yoktu; sadece para, kontrol ve boşaltılmış zihinler.
Ayak sesleri daha da yaklaştı. Koridorun sonunda metal bir kapı vardı; üzerindeki levhada "A BLOK - KAYIT / 07" yıpranmış harflerle okunuyordu. Kapının altından düşük bir uğultu yayıldı — sıcak hava gibi değil, elektronik bir nefes. Sunucuların, makinelerin, bir yerlerde hapsolmuş anıların sesine benzeyen evcil bir uğultuydu; insan nefesi değil.
Anahtarı eline sıkıca bastırdı. Etiketin üzerindeki logo Echo ile hafifçe aydınlandı, neon'un yansıması metalde kıvrıldı. Bir an, başka bir ses; bir çocuğun mırıldanması mıydı yoksa bir kaydın geri sarılması mı — anımsamak istedi ama başaramadı. Bir şey çok kişisel ve tehlikeli yerdeydi — parmaklarının ucunda titreyen bir sıcaklık.
Arkasından bir kapı daha açıldı ve biri fısıldadı: "İlayda?" Ses, tanıdık sayılabilecek bir şekilde parçalandı; içinde hem şefkat hem de şüphe vardı. Kendi adını kulağıyla duydu — yumuşak, yer yer öfke barındıran bir vurgu. İsim beyninde bir damla halinde düştü: İlayda. Sesi tanıyor muydu, yoksa sadece bir kayıt mıydı? Ad, bir düğmeye basmıştı ama hiçbir şey açılmadı.
Adı duyunca vücudunun tüm ozağında bir kırılma oldu; geçmiş baloncukları bir an için titredi ama patlamadı. Bu ismin ona ait olduğunu, mesleğini, hayatının bir yerlerinde bir kimlik taşıdığını hissetti; ama neden bu kadar kolay silinebilirdi sanki? Aklı onu sorguladı: "Kim seni arıyor, İlayda? Neden kapı kilitli?"
Kapının paslı kilidine yaklaştı. Anahtarın dişleri, kilidin girintilerine sanki yılların hikâyesini fısıldayacaktı. Parmağı anahtarın etiketine sürtündü, etiketin kenarında küçük bir yırtık vardı; yırtığın altında bir tarih okunuyordu neredeyse: "05.02.---". Son iki rakam kararmış, birinin silmiş olduğu belliydi. Silinmiş zamanlar. Silinmiş geceler.
Anahtarın soğuk metalini hissetti, kilidin ağzına yerleştirdi. Kasları gerilmişti; bir şey açılmak üzereydi. Dışarıda yağmur bir an daha sertleştirdi, İstanbul sokakları bir davul gibi vurmaya başladı. Echo'nun binasının uzak camlarında ışıklar hızla gidip geliyordu; her ışık, bir anının kayboluşunu ya da satılmasını müjdeliyor gibiydi.
Parmakları anaerobik bir konsantrasyonla anahtarı çevirdi. Metal, kilitte bir şeye sürttü ve küçük bir tık altında bir kilit dili geri çekildi. Kalbi göğsünde bir yumruk atışı gibi çarptı. Kapı, sadece bir an için aralık kaldı; içeriden hafif bir soğuk dalgası yayıldı, bitmeyen bir sunucu serinliği ile karışmış, o serinlik bir elin omzuna dokunuşu gibi ürperticiydi.
Kapı aralığından içeriye baktığında, bir oda uzanıyordu önünde; duvarlarda asılı ekranlar, bantlı raflar, sayısız küçük kutu; her kutu bir insanın anısını saklıyor olabilirdi. Raflardan biri, kırık bir lambanın altında parlıyordu; üzerinde bir etiket okunuyordu. Etikette bir isim vardı; bir isim, bir yüzü ifşa etmekten özenle saklanan bir korkuyla yazılmıştı. Etiketin üzerindeki isim silik, ama kalp atışları yeniden hızlandı.
İçeriden bir ses daha yükseldi — monitörlerin senkronize bir uğultusuyla birlikte bir kayıt: "—yetkisi olmayan kişiye veri aktarımı verilemez." Aynı anda, kapının bunker gibi ağırlığı arkasına yaslandı ve dışarıdaki ayak sesleri uzaklaşmaya başladı. Sanki biri gelmiş, bakmış ve geri çekilmişti. İlayda kapının eşiğinde durdu; anahtarın soğuk sapını hâlâ avucunda hissediyordu.
Gözleri rafların birine, en alt sıraya takıldı. Orada, bir kutu diğerlerinden farklıydı: üstünde kırmızı bir şerit, içinde kurumuş çiçek gibi kırmızı kan lekeleri. Kutunun üstündeki etiket, el yazısıyla silinmiş, ama bir sözcük çakılıydı: "HATİR..." — geri kalanı yoktu.
Her birine bastığı adım, geçmişin kayıp birer dişlisini hareket ettiriyordu. Bir an için her şey aynı anda hatırlanma tehlikesiyle doldu; boğazına bir sıvı tıkandı, gözlerinin köşesi nemlendi. Hatıralar tehlikeli silahlar gibiydi; kimse onların kontrolsüz bir şekilde ortaya çıkmasını istemezdi.
Anahtarın bağlı olduğu kapı hangi karanlık sırrı saklıyordu? İçeride bir sunucu odası mıydı, yoksa bir mezar mı? Rafların arasında bir çocuk oyuncak ayısı mı, yoksa bir siyasi skandalın tek parçası mı vardı? İlayda, bir an kendini hatırlamanın eşiğinde, bir başka benliğin kıyısında duruyordu — kapıyı daha fazla aralayacak mıydı, yoksa geri mi dönecekti?
Parmağı kilidin soğuk metalinden ayrıldı; anahtar hâlâ elindeydi, hafifçe titreyen bir yaşam belirtisi gibi. Ağzından tek bir kelime çıktı; fısıltı mıydı, dua mı, yoksa bir talimat mı bilinmez: "Bulacağım." Ardından derin bir nefes aldı ve kapıyı itmeye başladı.
Kapı, altından ince bir ışık çizgisi bırakarak açıldı. İçeriden yayılan ışık, yüzünde küçük bir harita çizdi; gölgeler hareket etti, panolarda bir resim canlandı. İçeride bir şey kıpırdanıyordu — elektronik bir kalp, veya bir insan nefesinin kaydı. İleride, rafların arkasında bir isim belirecekti belki de; bir cetvel gibi doğrulanacak bir suç, ya da silinmiş bir yaşantının kalan son parçası.
Anahtarın bağlı olduğu kapı hangi karanlık sırrı saklıyordu?