第{{num}}話 1
Şehrin sabahı, gri beton bloklar arasından süzülen solgun ışıklarla uyanıyordu. Sis, sokak lambalarının sarı parıltısını soluk bir hayal gibi boğuyor, köşe başlarında duran çöp kutularından yükselen koku, nemli asfaltın serinliğiyle birleşiyordu. Eren Demir, gözlerini sıkarak daracık odasının penceresinden dışarı bakıyordu. Henüz günün ilk saatiydi; ancak şehrin altından yükselen tuhaf uğultu, garip bir şekilde kulaklarına çalınıyordu.
Üniversiteden döndüğü meşakkatli yoldan sonra ayağındaki yıpranmış botların tabanı, asfaltta hafifçe sürtünürken Eren’in zihni geçmişin izlerinde kaybolmuştu. Babasının yüzü—bazen gölgeler arasında bulanık bir resim gibi belirir, bazen de keskin bir yara gibi yüreğinin içine saplanırdı. Her adımda o yarayı kaşımak istemezdi ama hayatında gizlenmiş sırların ağırlığı omuzlarına sürekli dolanıyordu.
Karanlık, bu sıradan sabahı farklı kılacak bir şeyi saklıyordu. Şehrin üzerinde, herkesin görmezden geldiği bir çizgide, kapılar yavaşça açılıyordu.
Sokakta yürürken etrafındaki tabela ışıkları titredi, sönen bir lambanın sesi kesildi; ama sanki buna aldıran kimse yoktu. Eren’in dikkatini çeken zamanlar arasında çarptığı o garip his, daha yeni yeni şekilleniyordu. Nefes alırken burnuna dolan toz ve duman karışımı koku, aniden daha keskin ve yabancı bir hal aldı.
Bir anda telefonundaki bildirim ışığı titredi.
Ekranda sadece tek bir kelime vardı: “Seviye Atla.”
Eren, telefonunu kapattı. İki saniye boyunca donup kaldı. “Ne…” diye mırıldandı, dudaklarını hafifçe araladı.
“Sadece bir reklam mı yoksa bir virüs mü bu?” düşüncesi, beyninde dolanırken, telefonunu cebine itti ama bu kelime, zihninde yankılanmaya devam ediyordu.
O anda, gökyüzünde karanlık bulutlar aniden yoğunlaşmaya başladı. Güneşin solgun ışıkları hızlıca yok olurken, şehir adeta bir nefes tutmuş gibi sessizliğe büründü.
Eren, elini cebinden çekip yerdeki önemsiz çakıl taşlarını izledi. Birden, taşlar ufak titreşimlerle sarsılmaya başladı, ardından küçük dalgalar halinde yaygınlaştı,—unutulmuş bir yer altı akışının uyanışı gibiydi.
“Hayır... Bu mümkün değil,” dedi kendi kendine, gözlerinin önünde gerçekleşen bu gariplik karşısında.
Karanlık kenti sararken, parkta bulunan eski telefon kulübesinin camı aniden çatladı ve ince kırık çizgiler ışık hüzmeleriyle parladı. Eren hızla oraya doğru yürüyordu, vücudu içinde tüyler ürpertici bir uyanışın farkındaydı ama henüz adını koyamadığı bu his, onu çekiyordu.
Kulübeye yanaştığında, telefon yerine hayali bir ekran ortaya çıktı. Renkler ve geometrik şekiller - bilgisayar kodlarından esinlenmiş bir labirent gibi—göz alıcıydı ama aynı zamanda bulanıktı.
Ekranın en ortasında büyük harflerle yanan bir cümle beliriyordu: “SİSTEM AKTİF. SEVİYE ATLA. KABUL ET?”
Eren nefesini tutmuştu. Kalp atışları yükselirken, gözleri bu dijital tuhaflığın içine çekiliyordu.
Bir adım geriye çekildi, birkaç saniye durdu. Sonra, içindeki o eski yangın, askerî bir disiplini yok sayarak, soğukkanlıca parmaklarını ekrana yaklaştırdı.
Tam o anda, arkasından kalın bir adım sesi geldi.
“Ne yapıyorsun orada, deli mi oldun?” diye sert bir ses yankılandı.
Eren aniden döndü. Murat Kaan, siyah deri ceketini sırtına geçirirken, soğuk ve dengeli bakan gözleriyle ona kilitlenmişti. Yüzündeki hafif bir alay ve tehdit karışımı ifade, ortamda hemen dengeleri değiştirdi.
Eren, nefesini derin bir şekilde topladı. “Bu... Bu, bir sistem. Daha önce böyle bir şey hiç görmedim,” dedi, sesi hem şaşkın hem de biraz korkmuş.
Murat, kulaklıklarını çıkarırken gözlerini daralttı. “Sistem mi? Kardeşim, hayatımızdan bıktık; böyle şeylerle oynamaya zamanımız yok. Bu şehirde hayatta kalmak için gerçek tehlikelerle yüzleşiyoruz.”
Eren, şüpheyle ardından baktı. Fakat o gizemli ekran, kulübenin içinde yavaşça sönmeye başlayan ışıklarla birlikte kayboldu.
Şimdi, zihninde yankılanan tek soru şuydı: Bu sistem gerçek miydi? Yoksa deliliğin son evresi mi?
Ve şehir, kapılarını daha da geniş açmak üzereydi.
Bir şeyler çoktan başlamıştı—ama Eren henüz kapıların ardında ne olduğunu anlayamamıştı.
---
Sonunda durduğunda, kalbinin her atışı yeni bir seviyeye adımlıyordu.
Ve o an, havada gizemli bir dokunuş vardı.
Bilinmeyen bir sistem, Eren’in hayatına sessizce girmişti.