Capítulo 1
Yağmur, Neo-İstanbul’un neonlarla yıkanan sokaklarına inatla vuruyordu. Her bir damla, metal çatılarla beton arasında kayıtsızca parçalanıyor, şehrin ışıklarını minik kristallere dönüştürüyordu. Eray Yılmaz, hafifçe kamburlaşmış omuzlarıyla yürürken, ayaklarının altında cızırtılı bir elektrik sesi yükseliyordu; yerde yürüyen drone’ların gönderdiği uzaktan sensörlerin minik frekansları. 2057… Zaman ileri gitmez olmuştu sanki.
Eray, yağmurun ince perdesinde yüzünü gölgeleyen kapüşonunu daha sert çekti. Gecenin siyahında, devasa dijital panolarda bir dizi reklam dönüp duruyordu: yapay zeka destekli hafıza yedekleme, yeni model nöro-implantlar, düşüncenin dijital pazarı… Şehrin nabzı, hiç durmadan atan dijital kalp cızırtısı gibiydi. Ama Eray için zaman başkalaşıyordu. Bir tuhaflık vardı.
Metro çıkışında durdu, elini cebine attı. Telefonu oradaydı; ekranda aynı tarih, aynı saat. Ama bugün değil, sanki dünkü gibiydi. Bir saniye durdu, telefonun ekranında kayan zaman göstergeçlerine baktı. Takvim 24 Temmuz 2057, saat 21:17’di. Dün de tam bu anda metrodan çıkmıştı.
Derin bir nefes aldı, gözlerini kısıp çevresine tekrar baktı. İnsanlar hareket halindeydi; aceleyle yürüyenler, ekrandaki haber başlıkların arka planında gülen yüzler; her detay aynıydı. Atılgan bir koku savuruyordu rüzgar: yanık yağ, titreşen elektrik ve arada bir naneli sakızdan kalma garip bir tat. Hepsi dün gibi, bugün de aynı döngüyü yaşıyormuş gibiydi.
Eray adımlarını hızlandırdı, kalbinde sessiz bir alarm çalmaya başladı. Eski bir kütüphane girişine yaklaştığında durdu ve duvara yansıyan kendi yansımasına baktı. Yüzünde aynı çizgiler, aynı kararsız ifade vardı. Ama bu defa, fark ettiği bir şey olmuştu: anıların üstünde ince ama net bir perde kalkmıştı. Dün yaşadıklarının detayları hafızasında fazla bulanık değildi. Hafıza silinmemişti.
“Bu mümkün mü?” diye fısıldadı kendi kendine, nefesi buharlaşarak yapıların soğuk taş yüzeyine yapıştı.
Adımları geri çekildi. Etraf sessizleşirken, şehir kalabalığının monoton uğultusu bir uğultudan daha fazlasına dönüşmeye başladı. Eray’ın içinde tarifsiz bir tedirginlik duygusu kıpırdanmaya başladı; zihnindeki sesler bir orkestra gibi ayak seslerine karıştı: “Tekrar... tekrar… tekrar…”
Sokak lambasının ışığında parıldayan küçük bir mercek yerden gözüne ilişti; yaklaştı. Üzerinde silik harfler: “Geçmişini unutma.” Yazıyordu.
Bir an tereddüt etti, sonra cebinden eski bir fotoğraf çıkardı. Üzerindeki yüz bulanıktı ama o, hafızasına o kadar net kazınmıştı ki: küçük bir kız, gülüşüyle dünyanın en masum çocuğu gibi. Kızı Elif, o gün kaybolalı tam bir yıl olmuştu.
“Tekrar yaşıyorum.” Eray’ın sesi bıçak gibi keskinti. “Ama neden sadece benim hafızam yerinde?”
Hafifçe yalpaladı, arkasında bir adım sesi duydu. Döndü, karşısında siyah bir ceket... ama yüz belirsizdi, neon ışıklar gölgeyle dans ediyordu. Bir yabancının elleri cebinde, hafifçe gülümsedi.
“Sen neden farklısın? Neden seni hatırlayan tek kişi sensin, Eray?” diye fısıldadı yankılanan bir ses, sanki doğrudan beynine kazınıyordu.
Havada aniden bir soğukluk yayıldı, yağmurun sesi sustu. Eray, ellerini yumruk yaptı. Gözleri karardı, kalbi aniden hızlandı.
Döngü kırılmayı bekliyordu. Ya da bozulmayı...
Ve Eray, kendi hafızasındaki parçalı gerçekler arasında tek başınaydı.
Tam o anda, çok yakından, uzak bir kapının titrek tıkırtısı çaldı.
Kimdi?
Ve cevap gelmeden, zamanın zincirleri arasında hapsolan Eray’ın düşünceleri bir fırtına gibi koptu.
---
Bölüm 1 burada sona erer. Eray neden zaman döngüsünün tek hatırlayanı kendisidir? Ve karşısındaki gizemli figür neyi saklamaktadır?