Noveliqa EmblemNoveliqa✦
Explorar
Clasificaciones
Biblioteca
Iniciar sesión
NoveliqaNoveliqa

Lee novelas y cómics web cuando quieras — romance, venganza, fantasía y más.

Enlaces Rápidos

  • Inicio
  • Descubrir
  • Recompensas
  • Blog

Recursos

  • FAQ
  • Contacto
  • Mi cuenta

Mantente al día

Recibe nuevos capítulos y ofertas exclusivas en tu bandeja de entrada.

© 2026 Noveliqa. Todos los derechos reservados.

Política de privacidadTérminos de servicioPolítica de cookies

Grandes historias, capítulo a capítulo.

NoveliqaHafıza Avı: Şehrin Sessiz Oyuncusu / Geceyarısı İmgesi :0%
Iniciar sesión

Capítulo 1

Geceyarısı İmgesi

Gece yarısı, bir imge tarafından uyandım.

İmge, uykunun en ıslak yerinden fırlayan bir kedi gibi pençeliyordu zihnimi. Yüzü olmayan insanlar tramvay camına yaslanmış, yağmur damlaları yüzlerinde küçük silgiler gibi ilerliyordu. Biri eliyle yüzünü sildi; parmakları yüzünün yerini açtığında boş bir oval kaldı. Sessizlik o boşluğun içinde yankılandı — bir tür açlık, ismini bilmediğim bir kelimeyi arayan bir açlık.

Göğsümde buz bir yumruk, nefeslerim birbirini ezerek çıkıyordu. Yatak odasının pencere perdesi yarı açık; neonlar süzülüyor, sokak lambasının sarısı suya karışıyordu. Kumandayı elime alacak kadar hareket edebildim; telefonun ekranı karanlığın içinde bir köpek gibi hırıldıyordu. Bildirim yok. Sadece odanın bir köşesinde asılı duran eski fotoğraf çerçevesi, camın ardında bir hatıra gibi titriyordu.

Elim hâlâ titriyordu. Parmak uçlarımın içinde elektrik. Yatağın kenarından kalkarken dizimde o eski, alıştığım sızı vardı — yılların içeri girdiği, çıkmadığı bir yer. Karanlıkta yürüdüm. Mutfaktan su ısıtmaya başladım; kettleın içinde su son bir dirençle homurdanıp buhar oldu. Sabah değil, ama şehir sabaha hazırlanmaz; şehir yarı uyanık bir hayal, gecenin gerisinde bir rüya.

Pencereye yürüdüm. Yağmur camı vuruyor, ritmi duvarlara asılı notlar gibi çarpıyordu. Alt kattaki tramvay motoru uzak bir ritm, ama benim iç ritmim başka bir melodi çalıyordu: merak, korku, tek bir çekirdekte eriyen bir istem. Eski mesleğim refleksleri çaktı—bir olay. Bir şey değişiyordu.

Telefonumun ekranı aniden yanıp söndü. Haberin başlığını görür görmez bir toprak kokusu ağzımda belirdi: “Beyoğlu’nda ilk unutulma vakası.” Ekranın altında üç satırlık haber: “Genç bir kadın, en yakın ailesini tanımıyor. Anıları kısmi veya total kayıp. Polis olay yerinde, durum stabil.” Bir haber linki, bir video kısa, flaş ışık gibi tüketilecek bir şey.

Kahvemi dökmeden kapıp ekranı açtım. Videoda yağmurlu bir sokak, insanlar şemsiye altında toplanmış. Bir muhabirin sesi: “Görgü tanıkları, kadının bir anda konuşmayı kestiğini söylüyor. Hangi şehrin ruhunu unuttuğu bilinmiyor.” Muhabirin dudakları hareket ediyor ama ben onun söylediği kelimelerle ilgilenmiyordum. Videodaki kadının yüzünde bir tanıdıklık aradım. Yoktu. Boş oval.

Kapı çaldı. Ani bir çarpma gibi, uyanmış olan her şeyi daha net yaptı. Beklemek bana ait değildi; kapı zili hemen arkasından geldiyse de, sesin içi dolu doluydu. Aşağıdaki komşum Selim’in sesi geldi: “Mira, iyi misin? Saatin kaç senin?” Komşu sesleri şehrin sigortasıdır; onun sesiyle aklımdaki buz daha da çatladı. Aşağı inmedim. Kapının eşiğine geçmiş, kısılmış sesle konuştum.

“Selim, bir dakika. Haberlerden bak.”

Sesimi duydu; kapının aralığından bir gölge arkadan çekildikten sonra bir dönem tıkırtı duyuldu. Kısa bir dakika. Bir dua gibi kısa. Ekrandaki haber tekrar oynarken Selim pat diye kapıya vurmaya başladı: “Mira, ben postahaneye iniyordum, bir şey geldi. Dün akşam horoz gibi bağırmıştın, korktum da. İyi misin? Deliler mi çıktı şehirde?”

Gülmek istedim, acı bir gülüş. “Hayır, Selim. Sadece bir kabus.”

Kısa bir sessizlik. Sanki komşum da gördü o videoyu; bazen mahalle hafızası, televizyonun ufak bir oyuncağıdır. “Bana iniyorsun, değil mi?” dedi sonunda.

“İnatçı bir meslekti,” diye cevapladım. Sesim kuru, tutuk. “İzleyeceğim.”

Telefonu cebime attım. Bir anlık tereddütle, cebimde dolaşan parmaklarım bir alışkanlığı aradı: eski bir not defteri, bir kalem, belki üç dosya. Artık dosyalarım evde değil. Onları bıraktım. Bırakmıştım. Yıllar önce bıraktığımı hatırlıyorum ama neden bıraktığımı hatırlamıyordum. Bu, eski yaralarla yeni acıları birbirine düğümlüyordu.

Arka kapının önüne geldim. Eski anahtarım kapının kilidine uğuldayarak uyum sağladı. Apartman lambası sönük, koridorun sonundaki posta kutuları paslı metal dişler gibi uzanıyordu. Selim kapının arkasından fısıldadı: “Mira, dikkat et. Bugünler tuhaftı, haberler kadar karanlık.” Tonu şaka ile tehdit arasında gidip geliyordu. Aptal bir sakinlik.

Posta kutularına eğildim. Uzun zamandır mektup almamıştım. Bankadan gelen otomatik bildirimler, ödeme hatırlatmaları… Hepsi klasik, reçeteli. Bir zarfa takıldım; zarfta parmak izi ya da damga yerine kurumuş bir yağmur izi vardı sanki. Zarfa dokunurken içime bir şey düştü: metalik bir soğuk, tıpkı rüyanın sonunda hissettiğim gibi. Açtım.

İçinde bir fotoğraf vardı.

Fotoğraf; siyah-beyaz, kenarları hafifçe sararmış. Üzerindeki ışık bir zaman kapsülünden gelmiş gibiydi. Fotoğrafın ortasında bir grup insan; arkada bir bina, önlerinde bir banka. Gülümseyenler vardı. Bir kaş, bir gölge, bir yan bakış. Tanıdık bir yoğunluk. Yüzlerin çoğunu tanımazdım ama bir tanesi vardı ki elimi titretmedi — kendi siyah-beyaz yüzüm.

Fotoğrafın sol alt köşesini parmağımla çevirirken, o kısımın hemen yanında, soluk bir adam duruyordu. Yaşı otuzlarında, saçları yağlı gibi taranmış, gözleri karanlık ve keskin; bakışları fotoğrafa saplanmış bir çivi gibi. Tanımıyordum. Veya tanıdığımı hissediyordum; tanımayı unutan bir taş gibi yüzümde bir baskı. Bir zamanlar bildiğim bir isim, şimdi bir yabancı.

Kalbim ritimsiz atmaya başladı. Fotoğrafın üzerindeki ışık, klinikteki floresan lambalara benziyordu. Bir prosedür sonrası kalan o renksiz aydınlık. Parmak uçlarımda fotoğrafın köşesindeki ince kumaş cızırtısı hissediliyordu; bir hatıra reçetesi. Posta kutusuna baktım — başka bir şey yoktu. Sadece fotoğraf.

“Kim attı bunu?” diye fısıldadım, kendi sesime. Sessizlik cevap verdi. Ben de o sessizliği yüzümde tutarak geri döndüm.

Apartmana çıkarken yağmur daha şiddetliydi. Şehir ışıkları suyun üzerinden kırılıyor, uzun streakler halinde pencereme çarpıyordu. Asansör arızalıydı; merdivenleri tırmandım. Her basamakta fotoğrafı cebime daha derine bastırdım. Kovuk bir yerde kalmış bir şey gibi, kalbimde bir boşluk büyüdü. Hatırlamak istemiyorum derken hatırlamayı bekliyordum. Bu çelişki beni çepeçevre sardı.

Küçük mutfağıma girip telefonu masanın üzerine bıraktım. Fotoğrafı alıp çerçevenin yanına koydum. Çerçevedeki diğer fotoğraf daha eskiydi; orada sadece ben vardım — tek başıma bir bankta oturmuş, yüzümde bir yorgun kahkaha. O kahkaha ile yeni gelen fotoğraf arasındaki mesafe bir treni andırıyordu: aynı raylar, farklı istasyonlar.

Telefon titredi. Deniz'in adı ekranda belirince nefesim acı bir şekilde kısaldı. Deniz, uzun zamandır birlikte çalıştığım polis dedektifi, genç, inatçı ve benim geçmişimin en iyi kayıtçısıydı. O beni oyuna geri çekerken aynı zamanda beni hatırlatan bir yankıydı.

“Gördün mü?” dedi o daha ilk kelimeyi ağzına alır almaz.

“Evet,” dedim. “Videoyu.”

“Durum tuhaf. Kadın birden susuyor, kim olduğunu sorunca ‘Beni bırakın’ diyor, sonra isimleri unutuyor. Yakınları bile… Mira, bu… bunun adı yok haydi ama—”

“Unutulma,” diye bitirdim cümleyi yerine. Söz ağzımdan ağır bir taş gibi düştü. Deniz duraksadı. Sanki benimle aynı kelimeyi kullanmasına şaşırmıştı.

“Kim söyledi buna?” dedi. “Biri bundan şüphelenmeli.”

Ben de onu duydum. Bir şeyin farkındaydım: hafıza kaybı kelimesi yeni bir junctürden daha fazlasıydı. Şehir, unutmaya başlamıştı. Hatıralar, sokak lambalarının altında eriyen bir balmumu görüntüsü gibi sıyrılıyordu. Korku, yalnızca korku değildi; bir görev çağrısıydı.

“Geliyorum,” dedim. “Yarım saat içinde orada olurum.”

Deniz telefonda makine gibi işliyordu: “Hayır, Mira. Gelme. Emniyet kapatıyor alanı. Senin geçmişin… senin için riskli olabilir.”

“Mükemmel zamanlama,” diye mırıldandım. “Risk benim işim oldu yıllardır.”

Konuşmamız yarım kaldı. Telefonu kapattım. Fotoğrafa baktım yeniden. Fotoğrafın arka yüzü boştu; bir tarih, bir not, bir damga yok. Bir boşluk, tıpkı rüyamdaki yüzler gibi. Ama o adamın gözleri fotoğrafa derinlemesine işlemişti; sanki bir kapı arkasında oturup bekliyordu. Tanıdık geliyordu bana — bir anahtarın yanında duran kilit kadar tanıdık.

Televizyonda haberi yeniden açtım. Kamera alçak bir açıyla kadının üzerinde duruyor, muhabir fısıldar gibi konuşuyor. “Uzmanlar açıkladı: Ani hafıza kayıpları nadiren görülür. Ancak… şehirdeki bir takım bireylerin geçmişle ilişkisi kırılgan.” O ‘kırılgan’ kelimesinde durdum; neden kırılgan? Çünkü ben kırılganlığı biliyordum. Bir zamanlar kendimi onarmaya çalışırken birçok şeyi silmiştim; hücrelerimde bir eksik parça gibi dolaşan o boşluğu hatırlıyordum.

Kendimi en fazla suçlu hissettiren şey, birileri uğruna hatıraları sildirmiş olmamdı. Neden? Kimi korumuştum? Kimi dava etmek için kendimi feda etmiştim? Hatırlamıyordum ama o her şeyin tepesi gibi duruyordu — ölümcül, soğuk, kesin. O yüzden geri dönecektim. Her şeyi riske atacaktım. Bu bir isyan değil, münzevi bir kefaretti.

Kettle hâlâ ıslık çalıyor, buhar pencerede küçük hayaletler yaratıyordu. Fotoğrafı daha sıkı tutarken rüya ve uyanığın kıyısına baktım. Rüyanın yüzleri tramvay camında kayboluyor, gerçek de aynı şeyi yapıyordu. Bir çarpışma anıydı; şehir ile benim geçmişim arasında temassızlık.

Dışarıdaki yağmur, sokağın üzerindeki neona çarpıp kırılıyor; rengarenk parçalar penceremi çiziyordu. Kapıyı açtım, fotoğrafı cebime sıkıştırdım, anahtarları aldım. Merdivenlerde aşağı inerken Selim onu gördü, gözleri iri ve uyanık: “Mira?”

“Bir şey var,” dedim, merdivenlerde nefes nefese. “İzleyeceğim.”

Dışarı çıktım. Yağmur suratımı çarptı, soğuk ve tuzlu bir parmak gibi. Şehir kendi ritmini çalıyordu; tramvay düdüğü, kedilerin çarpışması, uzak bir siren. Hepsi bir an için senkronize oldu, sonra dağıldı. Fotoğraf bana bir çağrı gibi yapıştı avuçlarıma. Kim o adamdı? Neden beni hatırlatan bir bakışı vardı? Ve neden postamda, hiçbir açıklama olmadan, bir zaman kapsülünün içinde gönderilmişti?

Adımlarım hızlandı. Her sokak lambasının altından geçerken fotoğrafın yüzü zihnimde büyüdü. Rüyanın boş yüzleri gerçek yüzlerle birleşiyordu. Bilmem gereken bir şey vardı. Hem de çok yakında.

Posta kutusundaki fotoğrafı cebimde kıstırmış, yağmuru yüzümde hissederek tramvaya doğru yürüdüm. Bir anlık duraksamada, kendi kendime sordum: Fotoğraftaki yabancı kimdir?