Kapitel 1
Soğuk ve nemliydi etraf. Aniden çarpan bir baş ağrısı, beynini ezercesine sardı Elif’in zihnini. Gözlerini aralamaya çalıştı, ama etrafı kaplayan karanlık, göz bebeklerinde kum tanecikleri gibi dolaşıyor, bulanık bir gölge gibi yapışıyordu. Vücudu yorgun ve güçsüzdü, sanki hayatı başından çekilip alınmıştı. Her nefeste hafif bir ürperti yayılıyordu omuzlarına.
Sol yanına dönmeye niyetlendi ama bedenini tanımakta zorlanıyordu. Kasları asılmıyor, elleri sanki kendi varlığından habersizdi. Peki ya yüzü? Kimdi o? Bir cevap olmalıydı, hafızası bir yerlerde saklıydı, ama lav gibi donup kalmış zihninde hiçbir ipucu yoktu.
Göğsüne oturan sıkışıklıkla birlikte, aniden kalbinin hızlı hızlı atmaya başladığını hissetti. Nefes borusundaki tıkanıklık, zihnindeki karanlığı daha da derinleştiriyordu. Cılız bir ses arıyordu ruhunun içinden, “Ben... kimim ben?”
Ter damlaları alnından süzülürken, gözleri biraz daha netleşmeye başladı. Başının hemen yanındaki duvara uzanmıştı. Soluk karanlıkta, eski boya dökülmüş bir tuğla duvar; nemli, soğuk, unuttuğu bir yerin izlerini taşıyordu. Rüzgarın sessiz uğultusu, pencereden sızan puslu ışığı taşıyordu. Tanımsız gölgeler oynuyordu etrafta – sanki orada, karanlığın içinde geçmişin kendisi saklanıyordu.
“Birisi var mı?” diye mırıldandı kendi kendine Elif. İnanılmaz bir korku değildi bu, daha çok “var mı?”yı en çok sesten yoksun ortamda fısıldamak gibiydi.
Çevreyi iyice incelemeye başladı. Soğuk beton zeminde sırtüstü yatıyordu. Ayakları hafifçe karıncalanıyordu. Karanlıkta sessizce bir makine ya da cihazın hafif tıkırtısı duyuldu. Ne zaman kaçtı? Ne zaman bırakıldı buraya? Elif’in bilinçsizce avuçlarına baktı; tenleri soluktu, parmaklarının ucu sanki sıcak bir şey değildi. Eskiden ellerine dokunmuş olan hatıraları aradı.
Birden titrek adımların uzak sesi yankılandı. Kalbinin ritmi hızlandı, o sesle birlikte buz kesmişti bedeninin tamamı. “Kimin sesi bu?” diye düşündü, her ne kadar hafızasına kapı aralamaya çalışsa da ses yabancıydı. Allahtan korkuya yenik düşmemek için nefesini derin bırakmaya kalktı. Ama nefesi hep sığ, hep yetersizdi.
O an, duvarın köşesinde asılı duran eski, paslı bir anahtar demeti dikkatini çekti. Gözlerine inanamadı. Anahtarlar mı? Kime aitti o anahtarlar? Belki hayatının bir parçaydı; belki kapıların, hafızasının anahtarı…
“Unutma…” diye fısıldadı kendi sesi. Bu kelime, zihninin karanlık koridorlarında yankılandı. Kendi kendine, “Ne unuttum? Neyi?” diye sordu. Yoktu cevap. Sadece karanlık.
Sessizlik aniden bozuldu. Kapıdan gelen ufak bir hışırtı, ardından derin bir gölge duvar boyunca sürüklendi. Elif ciğerlerine sığmayan bir nefes çekti. Karanlıkta, karşılığını bilmediği bu sessizlikle yüzleşiyordu.
Kendini mümkün olan en az hareketle kapıya doğru çekmeye başladı. Her adımında kalbi kabartıyor, gerilim artıyordu. Anahtarı düşürmemeye çalışırken, yüzünü kapıya yaklaştırdı. Göz göze gelmek zorunda kaldığı o silüet yavaşça beliriyordu.
Siyah bir paltoyu saran, adı hiç tanımadığı bu adamın dikkati tamamen ona yönelmişti. Gözlerindeki derin, soğuk bakışlar hafızasının sinsice kapısını zorlayan bir kelebek kanadı gibi zarif ama neden bu kadar ağır ve baskındı?
Elif’in her şeyi hatırlamaya çalıştığı, sırlar ve korkularla dolu o anın kıyısında, o silüetin biraz daha yaklaşmasıyla kapkara bir fısıltı duymaya hazırdı dünyası.
Ve tam silüet kapının önünde durdu. Hareket etti.
Bir ses, bir kelime, ya da belki bir adım… Elif nefesini tuttu.
Kapıya yaklaşan o kişi, bir an için durdu.
“Kim o?” diye fısıldadı, ama cevap aniden yüzüne çarpan soğuk rüzgâr gibi zamansız geldi.
Ve bölüm, gölgeyle yüzleşmenin kıyısında, tam o noktada – sessiz bir patlama kadar gerginlikli – sona erdi.