Kapitel 1
*
Sırtı yere bastığında ilk hissettiği, derin bir nem ve soğukluk oldu. Serin, keskin bir hava ciğerlerine dolarken toprak kokusunu da beraberinde getirdi. Göz kapakları ağır ağır aralandı; üstünde yoğun yemyeşil yaprakların dans ettiği gökyüzüne baktı Mehmet. Başının çevresinde garip bir uğultu vardı, kulaklarının içinde bir tür nefes alışverişi, hatta hafif bir çınlama.
Baygınlık ve zamansız bir yorgunluk vücudunu esir almıştı. Parmakları çıplak toprakta titrerken, daha önce hiç tanımadığı garip bir duygu sarmaladı onu: bu beden… Tanıdık değildi. Yaşıtına göre daha çevik, kasları kontrolü altında ama geçmişin o kırılgan, güçsüz halinden çok uzakta.
“Neredeyim ben?” diye mırıldandı Mehmet, sesi kendine yabancı geldi.
Tırnaklarının ucunda hafif bir titreşimle toparlandı, etrafını gözlemledi. Güneş yaprakların arasından gamalı bir ışık huzmesi gibi süzülerek yere değiyor, orman adeta canlı bir gizemle nefes alıyordu. Cılız bir rüzgarın taşıdığı yaprak hışırtıları, uzaklardan gelen yabani bir hayvanın kükremesi, bir büyünün fısıltısı gibi kulaklarına çarptı.
“Ejderya Krallığı…” Yahu, nereden çıkmıştı bu isim? Sanki bir yerlerden tanıdık ama derin bilinçaltında gizlenmiş… Çenenin altındaki sertlik, yeni bedenindeki iskelet yapısının alışılmadık sertliği onu biraz daha sarsıyordu.
Ayağa kalkarken dengesini hemen kaybetti ama gözleri karardıktan sonra yere tökezleyerek değdi. Kafasının arka kısmında patlayan eski bir anı dalgası belirdi.
Siyah dumanın içinde bir kale. Karanlık duvarlar. Bir alev topu.
Ve suyun içinde boğulan bir çocuk sesi: "Mehmet... yardım et..."
Bir çığlık... ama çok uzakta, kendi sesi değil sanki. Nefes alış verişi hızlandı.
Başını yumruklayarak yere çöktü, o an içindeki bir şey farklıydı. Eskiden olduğu gibi güçsüz değildi. Vücudu alışılmadık bir enerji yayıyordu, beyninin en derin noktalarında sanki başka bir dilden, başka bir zamandan gelen bilgiler uçuşuyordu.
“Kimim ben?” diye fısıldadı.
Aniden ağaçların arasında bir hareket fark etti. Gözlerini kısıp baktı; siyah bir gölge hızla ona doğru yaklaşıyordu. Ne ölüm gibi sessiz, ne de dostça bir yaklaşımdı.
“Dur!” diye bağırdı Mehmet. Sesindeki ateş ve otorite kendi kulaklarına bile şaşırtıcı geldi.
Gölge bir anda durdu; ince, uzun boylu bir adam çıktı ortaya. Kahverengi zırhlar içindeki adamın keskin bakışları, Mehmet’i anbean süzüyordu. Yüzü acımasızdı, ama ne öfke ne de kinle doluydu doğrudan. Daha çok hesap kitap içinde, dikkatli bir avcı gibi.
“Uyanmışsın sonunda,” dedi adam. “İsmin artık bu dünyada bir efsane, geçip giden hiç kimse buna inanmaz ama.”
Mehmet gözüm döndü. “Sen kimsin?”
Adam adım attı; zırhlarından gelen metalik tını ortalığa serildi. “Ares Vargan. Senin geçmişinle, kaderinle yakından ilgilenen biri.”
Ares’in sesi her kelimesinde soğuk ve ağır bir güç taşıyordu. Mehmet’de diken diken olmuştu. Bu adamın niyeti ne olabilirdi? Birden yeniden o çocuk sesi çınladı kulaklarında: “Mehmet... yardım et...”
“Geçmişin lanetini siliyoruz,” diye sürdürdü Ares. “Ama unutma, ikinci şans asla bedelsiz olmaz.”
Mehmet doğruldu. İçinde bir alev yanıyordu; bu kez, intikam veya pişmanlık değil — dirilişin kıvılcımı.
Karanlığın içinde yeni bir savaş başlamak üzereydi ve Mehmet’in bu acımasız diyardaki ikinci hayatı, ne kadar ağır olursa olsun, başlamıştı.
Bir an yere eğildi, bileğinin içindeki eski bir yara beliriverdi; eskiden taşıdığı bir hatanın izi.
“Bu bedene ve kılıca hükmedeceğim,” dedi kararlı sesiyle. “Kaderime hükmedeceğim.”
Ama o sırada, ormanın derinliklerinden yükselen bir uğultu göğsüne bastı; bilinmeyen güçler uyanıyor, eski zincirler çözülüyordu.
Ve o an, unutulmaz bir keder dalgası daha çarptı Mehmet’in bilincine: “Seni kaybedeli ne kadar oldu, Mehmet?”
*
Yavaşça gözlerini açtı. Yeni bedenindeki tüy gibi hafif kollarını kıpırdattı. Derinlerde, unutulmak istenen bir anı, kırılgan bir zaman parçası gibi canlanmaya başladı.
Ve kapı aralandı: şimdiye kadar yaşamış olduğu hayatla, yeni dünyası arasında ölümden doğan kaderin keskin kılıcı sallanıyordu.
Bir sonraki adımı ne olacaktı?
*
Sona Erdi