Kapitel 1
Neo-Ankara’nın neon ışıkları pencerenin camında titreyerek dans ediyordu. Sokaklardan yükselen makine uğultuları, buz gibi gece havasıyla karışıyor; şehrin kalbi, sürdürülemez bir hızla atıyordu. Eren Yılmaz, soğuk bir ter damlasının alnından aşağı süzüldüğünü hissetti. Gözlerini açtı, ama dünya hâlâ bulanıktı; kıpırdanmaya çalışan ama kontrolü yitiren bir zihnin ağır silkinmesi gibiydi o an.
İçinde, göğsünden başlayıp parmak uçlarına kadar yayılan bir elektrik titremesi vardı.
Derin, boğuk ve çılgınca atıyordu kalbi; sanki bedenini tersten çözüp yeniden biçimlendirecek bir çağrının ortasındaydı şimdi. Eren, nefesini tutmaya çalıştı ama o inceden kalınlaşan sıkışma, ciğerlerini kavrıyordu. Parmakları, istemsizce sallanıyor; titreşimler ellerinde bir ritim tutturmuştu.
Gözlerini yavaşça aralarken, odadaki kimyasal temizliğin kokusu burnuna doldu. Sibernetik bir üniteyi andıran pilli cihazların, radyasyon yayan etiketi gibi, hafif bir elektrik parıltısına rağmen soğuk ve mekanik hissi vardı. Eren’in yüreğinde o anda, duyulmamış bir korku dalgalandı. Bir şey doğru değildi.
“Uyan…”
O sesi duymasıyla, çaresiz bir enerji dalgası vücudunu sardı. Bir mum ışığının titrek dansı gibi, beyninde zayıf bir huzursuzluk kıvılcımı parladı. Gözleri birdenbire keskinleşti; odadaki karanlık çizgiler, gölgeler arasında şekil almaya başladı. Yumuşak kattaki neon ışığı, yüksek kontrastlı bir resme dönüşüyordu.
Sanki içinde, çok katmanlı bir kamera henüz kendini ayarlıyordu.
Eren, yavaşça doğruldu. O an, sıradan bir uyanış anı değildi. Derin bir elektrik uğultusu, kan damarlarında akıyor; sanki beyninin içinde bir başka “ben” vardı. Bilinçaltındaki çip — o küçük, metalik işleyişli canavar — şimdi onunla iletişim halindeydi. Beyin kıvrımlarında kimyasalların dansına karışan dijital algılar, hafızasındaki sınırları zorluyordu.
İşçiliği mükemmeldi, çünkü o çip onun içinde yaşamaya başlamıştı.
Bir düğmeye basılmışçasına, düşsel bir görsel deniz gözlerinin önünü kapladı: Neon aydınlatmalı bir apartman boşluğu, donuk bir kalkan gibi dijital verilerle örülmüştü. Eren, projeksiyon gibi beliren yüzlerin, tonların ve hareketlerin içinde kendini sürüklendi.
“Bunlar gerçek mü...?” diye sarkastik, hırıltılı bir sesle kendi kendine mırıldandı.
Ama ardından hafızadan sızan bir anı kıvrıldı zihninde: Kara taksiyle şehrin dışına doğru hızla giden bir kadın sesi; yüzü görünmeyen, ancak vantuzlu ellerle bir planı anlatan soğuk tonlu birisi; ve sonunda hızlıca kararan ekran.
Eren, o anı yakalamaya çalıştı, ama anılar birbiriyle çapraz sinyaller halinde karışıyordu. Zihin hücreleri içinde hızla akan saydam kodlar, atılan gizli mesajlar ve bilinmezliğin matematiği. İçine işleyen o karışıklık, fiziksel bedenini sanki büküyor, bir yelkenlinin rüzgârla kıvrıldığı gibi çizgilerini değiştirmeye zorluyordu.
Kalp atışları hızlandı. Sanki bedeninin altında çok gizli bir harita vardı ve Eren sonsuza kadar orada kalmayacaktı.
Bir yankı: “Eren, duyar mısın? Arıkan’ın elleri milyarların üzerine. Sadece o değil, senin içinde de…” Kelimeler uçup gitti.
Eren, gözlerini sıktı, nefesi dışarı verilmez çığlık gibiydi. Bir güç keşfediyordu; birisi ona bunu vermişti ama neden? Yaratıcısını tanıyor muydu? Kendi bedenindeki o minik sibernetik parça, damardan geçen zehir gibiydi bir yandan da — kurtulamıyordu.
Bedenine sızan bu yeni algı, kendi insanlığının sınırlarını çiziyor ya da tamamen yıkıyordu.
“Beni neden izliyorsun?” diye fısıldadı kendi kendine. Sözler, odanın dar havasında yankılandı.
İşte o anda kapı ve pencere çerçevesinin dışından sızan ince, soğuk bir ışık huzmesi vazgeçilmez bir tehdit gibi içine doldu. Bilişinin tanımlayamadığı yeni bir ses – çipin derinliklerinden geliyordu; belki de zihninin çeperlerinde gizlenen bir alarm. Eren’in parmak uçları istemsizce terliyordu. Bedeninin hemen altında, hareket ettirmediği ama hissedebildiği bir tetik vardı şimdi. Artık sadece insanın ötesinde bir karmaşık düğüm.
Yine o yankı, şimdi çok daha net, mesafesiz çınladı:
“Açığa çıkacak, Eren. Görmen gerekeni görüyorsun. Yalnız değilsin.”
Bir anlık boşlukta zihin kilitlendi.
Ve o son sahneden — başka bir hayalet gibi— çizgi film karelerine benzeyen görüntüler geri geldi.
Bir politik suikast planının karanlık noktaları, yavaşça detaylanıyordu. Neo-Ankara’nın güçlü ailesi, bir şehir savaşının eşiğindeydi artık.
Eren’in kalbindeki buz çatladı ve bir ateş çöktü; kalın perde ardında duran gerçek şimdi kapısında bekliyordu.
Ve dışarıda, gecenin derinliğinden yükselen siren sesi, yazgının çığlığını anons ediyordu.
---
Çipin içindeki ayak izi, onu nereye sürükleyecekti?
---
[#Devamı için nefesini tut.]